2 Şubat 2010 Salı

Teferruatlar - Ümit Bayazoğlu

Hirant icin Adalet icin

Hırant için Adalet için
Hırant için Adalet için mevzilenenlerden ve bunun için üç yıldır Agos’un önünde kararlılık gösteren “Teferruatlar” yine oradaydı. Hırant cinayetinin utancıyla yaşamak istemeyenlere o gün kar altında “fail-i meçhul” kalmış başka cinayetlerin de olduğunu hatırlattılar. Ergenekoncular’ın sloganı haline gelen “Vatan mevz-u bahisse gerisi teferruattır” zırvasına tepki olarak “teferruatlar”a sahip çıkan grup, onlar için de adalet dedi!

Aydın Erdem (Diyarbakır), Alattin Karadağ (İstanbul), Ceylan Önkol (Diyarbakır-Lice), Engin Çeber (İstanbul), Emrah Gezer (Ankara), Zeki Erik (Van), Abdülsamet Erip (Hakkari), Mehmet Uytum (Cizre), Yahya Menekşe (Şırnak), Festus Okey (İstanbul), Enez Ata (Diyarbakır), Mehmet Deniz (Van-Erciş).

Ömer Uluç’tan son kahkaha
İstanbul çocukluğumun şehri. Beyaz ceketimle İstanbul’a gidiyorum, halam Ayaspaşa’da oturuyor. Halamın Mısır’la bir alakası vardı. Bir de yaşlı halayık, aileden kalma. Bir sürü güvercin beslerdi. Bütün güvercinleriyle gece benim odaya, böyle beyazlar içinde gelirdi. Ben o zaman 16 yaşındayım. Bir kız beklerken, kuşlarını toplayan çılgın halayık, 60 yaşındaki o siyahi kadın, benim odadan geçerdi.

Ankara’da Eşref Üren’den ders almaya başladım. O bir Ankara empresyonisti. Çok güzel renkleri var. O acayip, ters, bürokrat şehirde, bu adam böyle gayet renkli çiçekler ve üzerinde akisleri olan ıslak, karlı, yağmurlu asfaltlar boyuyor. Halbuki dışarıda Ruslar’dan alınmış sarı cenaze arabaları gibi acayip belediye otobüsleri var. 1940’ların sonları, Ankara’nın ünlü ayazı. Bürokrasi, bütün o garip, çarpık, yarı sosyalist dünya, müsteşarlar, bakanlar. Hepsinin evleri aynı. Bir radyo var, büfenin üzerinde duruyor ve herkeste aynı büfe. Açılan ceviz masa, altı iskemle, üç-beş koltuk, halı ve birkaç avize. Durmadan birbirlerinin evlerine gidiyorlar sırayla. Hafta sonları yemekler yeniyor ve uyuklanıyor falan. Öyle çılgın adamlar, her türlü kumarı oynayanlar henüz ortalıkta görülmüyor...

1951 Fransız Konsolosluğu’nda ‘Tavanarası Grubu’ bizim sergimiz. Sefa Yurdanur var, tanıdığım ilk resim yazarı. Bizim teorisyenimiz. Bu sırada kapı açılıyor mesela Şadi Çalık elinde bir çıtayla, bir heykelle Paris’ten geliyor. Şadi “artık her şey değişti, her şey soyut” diye bağırıyor. Arkadan yine kapı açılıyor, İlhan Koman ve Sadi Öziş geliyor. Onlar da Paris’ten. Onlar da bağırıyorlar, “her şey değişti” v.b. Biz o sırada figürler yapıyorduk. Bir model kız vardı, arada ortadan kayboluyordu. Sonra morluklarla ortaya çıkıyordu.

1958’de 27 yaşındayım. Nuri İyem, Ferruh Başağa, İlhan Koman, Şadi Çalık ve ben Amerikan Konsolosluğu’nda sergi açıyoruz. Hepsi soyut sanat. Hepsi benden an az 15-20 yaş büyük insanlar. Orada tek başıma ve garip bir şekilde bir ikinci kez küçük bir üne kavuşuyorum İstanbul’da, o çevrede. Fakat en ilginç işi kimin yaptığını söyleyeyim, Şadi Çalık, tek bir çubuğu bir kaidenin üstüne koyuyor ve bunun adını “minimumizm” koyuyor, yani o böyle izah ediyor. Minimum enerji, minimum form, minimum anlam v.b. İstanbul bir zamanların Moskavası, Münih’i gibi avangard bir küçük merkez mi oluyor diye konuşuluyor.

Kolejde sol dergimiz Yeni Dergi’nin ikinci sayısı çıkıyor. Ben zenci şair Langston Hughes’un Shakespeare Harlem’de kitabınında parçalar çeviriyorum. Bir gün evde olağanüstü toplantı yapılıyor. Çünkü bizim Haluk Muradoğlu “pederle konuştum” diye geliyor. Peder ona “sen komünist misin” deyince, bu da “hayır, eşitliğe inanıyorum, Türkiye’de adaletsiz bir düzen var. Biz bir iş yapıyoruz, bu dergiyi çıkarıyoruz, dergi de çok tuttu” diyor. “Ha çok mu tuttu? Ne kadar basıyorsunuz?” “Bin”. “Kaç sayı çıktı?”, “iki”. “yani iki binlik bir satış mı yaptınız” diyor. “Evet biz çok seviniyoruz”, “Peki gel içeridelki odaya”. Orada iki paket içinde bizim dergiyi gösteriyor. Armatör babası iki sayıyı da toplatmış adamlarına. Düzenin adaletine gelince, söz gerekiyor mu?

“Heves Kuşu Durmaz Döner” Ömer Uluç kitabından kolaj.

Sabık kilisede iki temsil ve bir suikast girişimi
1923’te Anadolu’da savaşın henüz dumanı tüterken Vasfi Rıza Zobu ve Dram Tiyatrosu sanatçıları; Behzat Butak, Raşit Rıza, Galip Arcan, Hazım Körmükçü, Bedia Muvahhit ile Mina? Hanım, İzmir ve yöresinde turneye çıktılar. Gittikleri yerlerde (Bir Donanma Gecesi, Hisse-i Şayia, Ceza Kanunu, Eski Rüya, Rakibe, Üçüzler, Sekizinci) adlı piyesleri sahneleyeceklerdi.

Ağustosunun 6. çarşamba günü trenle İzmir’den Akhisar’a hareket ettiler. Şehirde otel yoktu. Paşa evi bunlara tahsis edildi. Kasabada lokanta yoktu. Yunanlı esir bir asker olan aşçının, pişirdiği yemekleri yediler. Eski Rum kilisesi alelacele şirin bir tiyatro haline getirilmişti. Papazaların ayin yaptıkları mihrapta icra-i sanat eylediler. Cemaatin oturduğu sıraları Akhisarlılar doldurmuştu.

Sözü Vasfi Rıza aldı: “Onlar (Yunan ordusu) girdikleri şehirlerimizde camileri ya insan salhanesi yahut hayvan ahırı yapmışlardı. Bu gün biz de galiptik. Kurtardığımız kasabalarda bırakıp kaçtıkları kiliseler vardı. Onların barbar dedikleri bizlerin kumandanı Fahrettin Altay Paşa, bu kiliseleri mezbaha, ahır değil bir kültür merkezi yapmayı şanına daha layık buldu. Ve alelacele Akhisar’daki cemaatsiz kiliseyi bir sanat mabedi haline koydurdu. Bize de buyurun oynayın dedi. Yine Altay Paşa, Akhisar’dan başka Gördes, Soma, Kınık, Saruhanlı, Sındırgı, Kırkağaç’taki kiliseleri, İzmir, Karşıyaka’da yine bir başka kiliseyi tiyatroya çevirmişti.

Bundan üç yıl sonra “tiyatro âşıkları” Bursa’daydı. “Yıl: 1926. Yeşil Camii’ne gitmek için Setbaşı köprüsünden geçilir. Köprünün öbür başında sağ tarafa tesadüf eden kısımda bir kilise vardı. Burayı Türk Ocağı’na vermişler. Ocak da bunun içine bir sahne yaparak tiyatro salonu haline koymuş. 26 Mayıs’ta temsillerimizi işte burada vermeye başladık. O sıra Mustafa Kemal Paşa da Bursa’da bulunmakta ve her akşam tiyatroya gelmekteydi. Paşa neşeliyse biz de neşeliydik. Biz en güzel temsillerimizionun huzurunda vermiştik. Meğer en tehlikeli zamanları o gecelerde geçiriyormuşuz da haberimiz yokmuş.

Ziya Hurşit ve arkadaşlarının idamıyla sonuçlanan İzmir suikasti faciası az kalsın biz oynarken bu tiyatronun içinde olacakmış. Kilisenin kubbesinden kahrolası bombayı atacacaklar, hepimizi havaya uçuracaklarmış. Sonra bir takım sebeblerden dolayı kararı değiştirmişler. Planlarını İzmir’de tatbik etmek üzere tehir etmişler.
Bundan beş yıl sonra turne kervanı yine yola düzülür. Yıl 1931, Zobu ve tiyatrosu 25 Ağustos çarşamba sabahı, özel davet üzerine ve deniz yolu ile Ayancık’a gidiyordu. Vapur kömür almak için önce Zonguldak’a yanaşmış, ardından İnebolu’ya uğradıktan sonra Ayancık’a varmıştı.

“Peki tiyatro? O nerede? Pontuslu Rumlar’dan kalma kilisenin mihrabına sahne kurulmuş. Kereste kasabası ya tahtadan sıralar yapılıp dizilmiş. Tıka basa 250 kişi alan bir yer meydana gelmiş. Sabık kilisede iki temsil verdik.”

Kaynak: Vasfi Rıza Zobu’nun “O Günden Bu Güne” adlı anı kitabından derlendi.

Düşün şu kedilerin yakasından!
Cihangir sosyetesi sözüm size, lütfen şu hayvanlara ettiğiniz zulmü artık görün. Hepinizin evinde maalesef esaret altında bir kedi. Nereden söyledi Sezen o şarkıyı; “Bir kedim bile yok, anlıyor musun”, herkesin evinde bir kedi. O gün bu gündür moda, şehirde pat-shop patlaması oldu.

Şimdi ben ne desem siz dinlemezsiniz, fakat hayatı boyunca “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” yaşamış Bilge Karasu belki sizi imana getirebilir:
Kediniz üzerinde bir ölüm-dirim yetkesine inanmak gibi (hepimizin içimizde taşıdığımız) bir eğilimin, öteki üzerindeki gücümüze dayanarak, eyleme dönüşmesi var. Kıyıcılık, acımasızlık, yavuzluk durmaksızın karşımıza çıkan durumlardır, kanıksanır ya da vah vah’larla geçiştirilir, ama her defasında biraz daha derinlere inileceği sezilir. “Kötülüğe karşı bir şeyler yapmaya çok istekliyizdir. Yersiz “iyilikler” daha mı az kötü?

Unutmamak gerek, birbirimize gücümüzü göstere göstere, bu gücü, karşılıklı olarak ayarlaya ayarlaya birbirimize alışırız. Gerçi insan, gücünü göstermekten biraz fazlaca hoşlanıyor olabilir, en azından daha yolun başında gücün kimde olduğunu anlatmak ister. Hayvanı bizimle yaşamaya acı çektirerek alıştırıyoruz. “Bizimle birlikte yaşayacağına göre” diyoruz, “bizim düzenimize uysun.” Doğru. Her konuk, az ya da çok bunu yapar zaten. Evin düzenine uyar. Uymayanın konukluğu sona erer.

“Ne askerliği be! Abim zaten 30 senedir asker!”
Katil Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesinden hemen sonra askere alınacağı söylenmişti. O gün Ağca askeri hastaneye kontrole girerken, kardeşi bir televizyon muhabirine avaz avaz bağırıyordu: “Ne askerliği be! Abim zaten 30 senedir asker!” Allah söyletmiş, itiraf arayanlara bal gibi itiraf işte. Otuz sene kışlaya gidip gelen biri şimdi emekli albaydı. Hapishane kışlaysa eğer, Mehmet Ali Ağca artık rahatlıkla Albay rütbesini hakediyor.

Ondan “adam gibi konuşmasını bekleyenler ne kadar gafil!” Mecburen İsa, Mesih ayaklarına yatıyor. Ama onun namına kardeşi konuştu. Artık Abdi İpekçi cinayeti aydınlanmıştır. Sıra sorumluların yargılanmasında.
Öte yandan katil albayı heyecanlı bir serüven bekliyor. (Oh olsun ki tadını çıkaracak zamanı kalmadı.)

Ümit Bayazoğlu, Davul tozu minare gölgesi / Yeni Harman Şubat 2010

0 comments:

Yorum Gönder

Banner from George Steinmetz

(*) Yavaş yürüyorum bela bana yetişiyor, hızlı yürüyorum ben belaya yetişiyorum.

 

 

 

Son yorumlar