2 Ocak 2010 Cumartesi

Ertuğrul Özkök'un önünden, Cüneyt Gökçer'in arkasından - Ümit Bayazoğlu

That was a good life
Gitmemek, ne pahasına olursa olsun yerinde kalmak için elinden ne geliyorsa yaptı. Sırf bu yüzden âlemin “en nefret edilen insanı” olmaktan bile çekinmedi. Yerini muhafaza için en son raddelere kadar küçüldü, yalan yazdı, iftira attı, ispiyoncu oldu, yağ çekti, iltimas geçti, kayırmacılık yaptı, arkadan vurdu, uydurmalarıyla insanların haysiyetiyle, kariyeriyle oynadı, bu yüzden hastalanıp yatağa düşenler, haksız yere hapse girenler, damgalananlar, işinden, eşinden, çocuklarından hatta memleketinden uzak düşenler, hayatlarını kaybedenler oldu. Sırf gitmemek, ne pahasına olursa olsun yerinde kalmak için.

“Ne pahasına olursa olsun yerinde kalmak” aslında hayatta takdir edilen bir tavırdır. Mesela demokrasi ve insan hakları mücadelesi verilen bir platformu mevzileştirmek ve onu “ne pahasına olursa olsun korumak” gibi. Ama hayır, o yıllar boyunca elinde tuttuğu makamı, sırf Beyaz Türklerin kara sermayesini ve kendi menfaatini kollamak için korudu.

Seçimlerin hemen ardından biletinin kesileceği söyleniyordu. Ama öyle olmadı gene iyi dayandı. Eğer patronu vergi kaçakçılığından enselenmeseydi o koltukta daha epey otururdu. Zira hükümete göz süzmeler, gerdan kırmalar (ama ne cıvık yaklaşımlarla) çoktan başlamıştı. Mesela başında bela bir tane yetmezmiş gibi bir “içgüveysi” daha dadandırmıştı âleme, sırf karşı cenaha cilve olsun diye. Hatta biçare yanında soytarısıyla hacca bile gitti. Ama yaranamadı.

Neyseki “doygun” gidiyor. Gözü arkada kalmayacak, zaten içgüdüsel olarak son sözleri “that was a good life” olmuş. “l love deer party”sinde, bir elinde şarap kadehi olduğu halde, öteki eliyle selefinin tombul kıçına bir şaplak atarak, “enjoy it” demeyi de ihmal etmemiş. (Bu sözlerin orijinali Bush’a ait. Başkanlık devir-tesim töreni sırasında Obama’ya söylemişti:)

Devlet gibi adam “Devlet Sanatçısı” Cüneyt Gökçer göçtü
Geçen ay rahmetli olan Cüneyt Gökçer’in ardından Türk basının döktüğü timsah gözyaşları çok iğrençti. Çocukluğunda birkaç kere piyese giden tiyatro uzmanı kesildi. Rahmetliyi öve öve yere göğe koyamadılar. “Hazan yaprakları bir bir dökülüyor... Sanat camiası bağrına taş bastı. Yüreğini dağlayıp sessizce ağlıyor” gibisinden şablon ağıtların bini bir para.

Cüneyt Gökçer, “Devlet Sanatçı”sıydı. Vaktiyle bahşiş saçılır gibi bol keseden dağıtılan devlet sanatçılığı unvanı alanlar içinde hakikaten “devlet sanatçısı” olan tek kişi Cüneyt Gökçer’dir. Kanımca gerisi iptal edilmeli. Devlet sanatçısı olmak için ilk şart devletin adamı olmaksa eğer, Cüneyt Gökçer bunun en güzel misalidir. O kadar devlet sanatçısıydı ki o hatta partilerüstüydü, öyle olmasa eğer 1958’den emekli olduğu 1983’e kadar o koltukta oturamazdı.

Bir zamanlar İstanbul’un bir “Küçük” Valisi vardı: Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay. Bu da Gökçer gibi koltuğa kök salan bürokratlardan biriydi. Hem CHP devrinde hem de DP döneminde İstanbul valisi kalmayı başarmıştı. Ne hükümetler, ne liderler geldi geçti o hep yerinde kaldı. Gökçer de İnönü’den, Demirel’e, ondan Ecevit’e, Özal’a ve arada nice cunta hükümetlerine rağmen görevde kalabildi. Bunu bir başarı gibi takdir de edebilirsiniz.

Ama netice çırılçıplak ortada: Onun Muhsin Ertuğrul’dan tamamlanmış olarak ve tıkır tıkır işlerken teslim aldığı “Atatürk’ün projesi” müessese, “ağaçlar ayakta ölür” misali göçtü. Günümüzde sahnenin yolunu unutmuş binlerce “memur-sanatçı” bunalım içinde, çoğu alkolik çoğu düpedüz lümpen, 30 yıldır tekrarlana tekrarlana eskimiş, demode olmuş bir repertuar, kıyak emeklilik peşinde işgal edilmiş kadrolar, sıfır dış başarı, elinde konservatuar diplomasıyla kadro bekleşen gençler ve peşpeşe kapanan sahneler...

Muhsin Ertuğrul’un “Benden Sonra Tufan Olmasın” adlı manidar hatıratında Cüneyt Gökçer’in adı bir kez dahi geçmiyor. Demekki rahmetli öngörülü adammış. Nitekim Cüneyt Gökçer, devlet sahnelerinden Muhsin Ertuğrul’un adını silmek için elinden ne geliyorsa yaptı.

Kayırmacılık onun zamanında kurumun ruhuna işledi
Onun zamanınıda devlet tiyatroları ve Ankara Konservatuarı tam bir çiftlik oldu. Ankara’da bir baltaya sap olmamış ne kadar paşa, bakan, milletvekili çocuğu varsa onun zamanında konservatura girdi. Böylece Ankara’nın askeri, siyasi sosyetesi ona karşı daima minnettar pozisyoda kaldı. Rol dağıtımında, eser seçiminde, tayinlerde, atamalarda, sınavlarda kayırmacılık onun zamanında kurumun ruhuna işledi ve kurumun ruhunu kararttı. Torpil yaratıcılığın önünü kesti. Onun bunun ricasıyla hem öğrenci hem sanatçı hem de memur kadrosuyla yıllar boyunca dama gibi oynandı. Işıl ışıl bir sanat kurumu onun marifetiyle devrin diğer “kamu işletmeleri” gibi şişti şişti KİT’leşti.

Adnan Menderes has adamıydı. Karşılıklı birbirlerine çok kıyak yaptılar. Birbirlerinin sırlarını biliyorlardı. “Evli ve çocuklu” bir sanatçısının “evli ve çocuklu” Başbakan Menderes’le ilişkisine gözyumdu. Yetmedi, kadının aynı kurumda sanatçı olan kocasını “ayak bağı olmasın” diye Viyana’ya sürdü. Ama o “Yassıadalık” olan bu davadan sonra bile görevinin başında kalabildi.

“Kültür Sarayı” diye açılıp 71 cuntasınca yakılan ve sonra yeniden aynısı yapılan Atatürk Kültür Merkezi’nin başından geçen bu varta sırasında o genel müdürdü. Aslında İstanbul Belediyesi Konservatuarı’na ait olan burasını yasadışı olarak ve zorla Devlet Sahnesi yaptı. IV. Murad ve Damdaki Kemancı’yla açılış yaptı, megalomoniye bakın; ikisinde de kendisi başrol. IV. Murad için Topkapı Sarayı’ndan padişahın giysilerini, silahlarını falan getirmişlerdi, Onlar da yandı kül oldu. Ama Gökçer bu vartadan da kazasız belasız atlamayı bildi. Adamın sahnesi yandı koltuğu yanmadı.

İmamın peşinden cemaat de eğlence sektörüne daldı
Devlet tiyatroları, bale ve opera sanatçıları, malûm memurin kanununa tabii oldukları için işlerinden başka işte kazanç temin edemezler. Ama bu yasağı en başta kendisi deldi. 60’lı, 70’li ve hatta 80’li yıllarda birçok filmde rol aldı, televizyon dizilerine açıldı, reklam, dublaj, rejisörlük işine girdi. Tabii imam böyle yapınca cemaat de peşinden eğlence sektörüne daldı. Bi daha da cemaatı toparlayamadı.

Yine onun zamnında Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi’nin arşivi yok oldu. Bugün gidip bakın tek belge, fotoğraf bulamazsınız. Güya kurumun tarihi yazılacak, bir kitap meydana çıkarılacaktı. Bunun için ödenekler ayarlandı. Koca arşiv “Amerika’da yazar olmaya hevesli bir arkadaşına” teslim edildi. Onlarca yıl önce. O günden beri ne kitap yazıldı ne de arşiv geri geldi.

Özetlersek, Cumhuriyet atılımlarının en güzeli olan devlet tiyatroları ve konservatuarlarının bugünkü halinden rahmetli sorumludur. Onun attığı kötü tohumlar bugünkü çoraklığın başlıca sebebidir. Muhsin Ertuğrul’dan tamamlanmış olarak ve tıkır tıkır işlerken teslim aldığı Cumhuriyet projesinin “ağaçlar ayakta ölür” misali göçmesinin müsebbibi maalesef rahmetlinin ta kendisidir. Ondan sonra gelen genel müdürlerin hiçbiri Cüneyt Gökçer’in yanına bile yaklaşacak performansı gösteremedi. Zaten seleflerinin hepsi kendi yetiştirmeleriydi. En iyisi en iyi Cüneyt Gökçer taklidi yapabilen oldu.

Hıncal Uluç’a göre cenazesi şöyle kaldırılmalıydı:
Onu da başardık. Bir ölümsüzü öldürdük. Cüneyt Gökçer'i cumartesi günü, Teşvikiye Camisi'nde öldürmeyi başardık. Bir avuç cemaat. Cami avlusunun yarısı boş. Etrafa bakıyorum. Devlet yok. Medya yok. En yakınları, bir devri onunla yaşamış olanlar, onun sayesinde yükselip yıldızlık payesine ulaşanlar yok. Bu nasıl bir kadir bilmezlik, bu nasıl bir vefasızlık, bu nasıl bir nankörlüktür? Comedie Française'in gelmiş geçmiş en büyük aktörü ölse, cenaze töreni nasıl olurdu diye düşündüm bir an? Kilise, on binlerce kişiyi almayacağı için, bir protokol düzenlemesi yapılır, içeriye sadece akredite olanlar girebilirdi. Geri kalanlar Paris cadde ve sokaklarını doldururdu. Cenaze korteji Şanzelize'yi bir baştan bir başa kapsar ve en önde Devlet Başkanı Sarkozy yürürdü. (Sarkozy’yi bi b.k sanıyor.) İki yanında Başbakan ve Kültür Bakanı olarak. Ön sıralardakini çekebilmek için yüzlerce TV kameramanı ve foto muhabiri birbirlerini ezerlerdi. Çünkü o ön sıralarda, Fransız kültür ve sanat hayatının en ünlüleri yer alırdı. Tiyatrocular, yazarlar, şairler, ressamlar, heykeltıraşlar, sinemacılar. Fransa'nın en önde gelen gazetecileri orda olurlardı. Hem bir büyük insana son görevlerini yapmak, hem de o "Ölümsüzlüğe uğurlama" günü ile ilgili izlenimlerini yazmak için. Bütün Paris sokaklara dökülür, bütün Fransa, televizyon başında canlı yayın izlerdi.

Ümit Bayazoğlu'nun bu yazısı Yeni Harman'da Davul Tozu Minare Gölgesi köşesinde yayınlandı.


Yazının devamı
Banner from George Steinmetz

(*) Yavaş yürüyorum bela bana yetişiyor, hızlı yürüyorum ben belaya yetişiyorum.

 

 

 

Son yorumlar