11 Şubat 2010 Perşembe

"Kayıp Şehir" Ergene - Ümit Bayazoğlu

Fotoğraf için Gültekin Alkurt'a teşekkürler

Rumeli şehir ve köylerinin Osmanlılar tarafından iskânı, Moğol saldırılarından kaçıp Anadolu’ya sığınan nüfus yoğunluğu dolayısıyla başlamıştı. Türkmenler, Osmanlı yönetimi altında Gelibolu’dan geçerek Avrupa’ya doğru ilerledi. Bunların bir kısmı gönüllü, bir kısmı sürgün göçebelerdi. Türkler Balkanlar’da üç istikamette ilerlediler: Bir kol Yunanistan’ı, bir kol Bulgaristan’ı, diğer kol ise Sırbistan’ı egemenliği altına aldı. Türkler buralarda çoğu zaman hazır buldukları şehirlere yerleştiler. Bunun için önce o şehirdeki en büyük kiliseyi camiye çeviriyorlardı. Bu yüzden Batılı (Hıristiyan) kaynaklar bizim için: “Türkler çadırlarda yaşayan göçebelerdir, şehir kuracak medeniyete sahip değildir” derler. Yakın zamana kadar “ulusal bir aşağılık kompleksiyle” biz de öyle sanıyorduk: Türkler göçebedir, çadırda yaşar, şehir kuramaz!

Halbuki yeni kuşak tarihçilerin yaptıkları çalışmalar bunun aksini söylüyor. Mesela Boğaziçi Üniversitesi hocalarından Aziz Nazmi Taş Şakir, “Adrianopol’den Edirne”ye adlı kitabında Türkler’in Rumeli’nde sıfırdan birçok köy, kasaba ve şehir kurduklarını kanıtlıyor. Mesela siz Uzunköprülüler yüzde yüz bir Türk şehrinde yaşıyorsunuz, bunu biliyor muydunuz? Ancak eskiden buraya Uzunköprü denmiyordu, şehrin gerçek adı Ergene’ydi. 1455 - 1485 - 1519 - 1530 yıllarında tutulan Tahrir (kayıt) Defterleri’nde Uzunköprü’nün adı Ergene olarak gözüküyor.

Türklerin gelişiyle Rumeli’nde nüfusunda patlaması olmuştu ama bu “nitelikli” bir nüfus patlamasıydı. Osmanlı idarecileri bu nüfusu timar yöntemiyle vergilendirmişti. Yani onlara vergi karşılığı arazi vermiş ve bu sayede göçerlerin toprağa bağlanması sağlanmıştı.

Trakya şehirlerinde meslek sahibi üretken nüfusun artması, Osmanlı idaresinin Rumeli’de gerçekleştirdiği iskân sırasında sırf konar-göçer Türkmenler ile yetinmeyip, çeşitli alanlarda hüner sahibi olan zanaatçı ve sanatçıları da tehcir etmesiyle izah edilebilir. Nitekim Tahrir Defterleri’nde yer alan onlarca molla, müderris, nakkaş, mimar, katip, hekim, attar, musikişinas, terzi, debbah, aşçı, mimar gibi daha birçok alanda çalışanlar, hep birlikte Osmanlı kültürünün oluşumunda etkili olmuş, bu kültürün canlanmasını sağlayan başlıca öğeler olmuşlardır.

Bugünkü Uzunköprü kasabasının ve özellikle burada inşa ettirilen köprünün bulunduğu yer, bataklık ve ormanlıktı. II Murad buraya bir köprü, bir cami ve bir imaret yaptırarak yepyeni bir Osmanlı kasabası yarattı. Yüzde yüz Türk eseri olan bu şehre Ergene adı verildi. Hoca Saaddeddin bu hadiseyi, “Tâcû’t-Tevarih” adlı eserinde şöyle nakleder:

“Bu Ergene köprüsünün yeri evvel ormanlık ve balçık ve harâmiler durağı idi. Ve hiç vakit olmazdı ki anda harâmi adam öldürmeyeydi. Andan Sultan Murad ol ağaçları kırdırıp bataklığı kurutup orada 174 kantarlı (kemerli) bir köprü yaptırdı. Ve ol köprünün iki başını mamur ettirip bir tarafına Ergene adında latif bir şehir kurdurdu. Ondan sonra bir âli imaret yaptırdı ve Edirne’den ulema ve fakir cem edip buraya kendi eliyle üleştirdi ve çerağı kendi eliyle yakdı. Ve yapan mimara hil’atler giydirdi ve çiftlikler kurdurdu ve ol kasabanın halkını vergiden muaf ve müsellem kıldı. Bu vak’a 1427 senesinde oldu. Köprü ve diğer inşaat faaliyetleri 18 sene sürmüş olup 1444 tamamlanmıştır.”

Ergene, diğer Rumeli şehirlerinden farklı olarak tam anlamıyla bir Osmanlı şehridir. Burası, Gelibolu (Kallipoli), Dimetoka (Didymoteikho), Enez (Ainos) gibi şehirlerden farklı olarak, Osmanlılar tarafından fetih yoluyla elde edilmemişti. Dolayısıyla burada çift kutuplu Müslim-Gayrimüslim, fetheden-fethedilen, kaleiçi-tahta’l-kale modelleri sözkonusu değildir.
Kasaba, planlı bir şekilde kurulmuştu. Buraya yerleştirilen ahalinin sosyal statüsü, mesleklerin çeşitliliği de bu fikri doğrulamaktadır.

Bugün elimizde bulunan Tapu Tahrir (kayıt) Defterleri, Ergene’nin nüfus yapısını ayrıntılı bir şekilde izah etmektedir. Ergene’nin 1455’deki nüfusu şöyledir: İki ana cemaat mevcuttu; şehirli (78 hane) ve reaya (146 hane ve 22 bekârhane). Şehrin toplam nüfusu 242 hane ve 22 bekârhaneden ibaretti. 1485’te şehrin nüfusunda 35 hanelik bir azalma olduğu anlaşılmaktadır. Fakat buna rağmen şehrin gelirleri 46 bin akçadan 71 bin küsur akçaya yükselmiştir. 1519’da otuz yıl aradan sonra sözkonusu nüfus azalmasının üstesinden gelindiği görülmektedir (toplam 237 hane ve 67 bekârhane). 1530 tarihli defterden Ergene’de sadece 10 yıllık bir sürede, tam anlamıyla bir demografik patlamanın yaşadığını öğreniyoruz. 524 hane, 76 bekârhane. Ergene nüfusunun iki mislinden fazla artması şehrin yoğun bir iskân akımına maruz kaldığını göstermektedir. Kuruluşundan sonra ikinci defa yaşanan nüfus akımının nedenlerini ancak tahmin edebiliriz.İmaretin tesisiyle bölgedeki ümran ve refahın artması, iktisadi ve içtimai hayatın canlanması, hulasa memleketin bu köşesinin şenlenmesi hedeflenmiş ve bunda da başarılı olunmuştu.

Fethedilen yerlerin iskân ve imarı için idari - mali açıdan müstakil birer müessese olan “arazi vakıfları” tesis etmek Osmanlılar’ın öteden beri uyguladığı bir yöntemdi. Vakıf yolu ile hırsız yatağı, ıssız ve bataklık yerlerde güvenli ve korunaklı köy – kasaba – şehirler yaratılmıştı. Buraların kendi hayatını idame ettirebilmesi ve uzun zaman yaşaması için memleket gelirleri bu işe vakfedilmişti.

Seferber bir ordu şeklinde teşkilatlanmış olan Osmanlılar’da herkesin devletin tayin edeceği vazifeyi devletin istediği yerde, askeri bir vazifeymiş gibi yapması gerektiğinden bu iskân sürecinin kontrollü bir şekilde geliştiği şüphe götürmez. Neşri ve Hoca Saadeddin’in bahsettiği vergi muafiyeti ahalinin cezp edilmesinde etkili olduğu düşünülebilir. Rumeli’nin bütün yol boyları ve köprü başları hep böyle bir takım muafiyetlerle o civarın emniyet ve asayişini teminle hizmetlerini yapmaya amade insanlarla iskân edildiği gerçeği Ergene için de geçerlidir.

Ergene’ye aileleriyle birlikte Karahan ve Menteşe gibi memleketin muhtelif bölgelerinden gelen hane reislerinin oldukça büyük meslek sahibidir. Bunların toplam nüfus itibarıyla oluşturdukları yüzde, Kızılağaç, Bolayır, İpsala ve Vize gibi çoğu Rumeli şehrinde sakin esnaf sayısı oranlarından çok fazladır. Ergene, kalabalık esnaf ve zanaat erbabıyla önemli bir ticaret şehri olarak planlanmış ve bu doğrultuda gelişmiştir.


(Ergene: Türkçe’ye Moğolca’dan geçti. Sarp demek.)

Ümit Bayazoğlu


Yazının devamı

4 Şubat 2010 Perşembe

EMASYA pardon AMASYA Askeri Örgütü

Sina Akşin’in “Kısa Türkiye Tarihi” isimli kitabından mealen: 30 Mart 1919’da Sadrazam Damad Ferit, Vahideddin adına İngilizler'e sunduğu barış planında Arap topraklarından vazgeç(e)miyor ancak ülke yönetimini İngiliz mandasına bırakıyordu. Mustafa Kemal Samsun’dan Havza’ya geçtikten sonra 3 Haziran 1919’da güvendiği 11 kişiye gönderdiği genelgede, İzmir’in işgalinden sonra Paris Barış Konferansı’nda Damad Ferit’e güvenilemeyeceğini bildirdi, genelge gizli kalamadı. Bunun üzerine 8 Haziran’da hükümet Mustafa Kemal’e geri dönmesini emretti. Mustafa Kemal 10 Haziran 1919 günü bir genelge daha çıkartarak çeşitli Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak örgütlerinin kendisine milli mücadele hareketinin önderliğini teklif ettiklerini, artık bu yola baş koyduğunu duyurdu. Böylelikle liderlik iddiasını deklare ediyordu. Aynı gün bazı asker arkadaşlarını Amasya’da toplantıya davet etti.

Amasya toplantısı 19 Haziran 1919’da, 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla (daha sonra yeni ordu örgütlenmesi nedeniyle 3. Ordu Müfettişi) Mustafa Kemal, 20. Kolordu (Ankara) Komutanı Ali Fuat (Cebesoy), 3. Kolordu (Sivas) Komutanı Refet (Bele) ve Rauf (Orbay) Bey’in katılımıyla başladı. Fiziken orada bulunmamakla beraber 15. Kolordu (Erzurum) Komutanı Kazım Karabekir ve 2. Ordu Müfettişi (Konya) Cemal’e (Küçük ya da Mersinli Cemal Paşa) telgrafla danışılıyordu.

Sina Akşin bu grubu "Amasya Askeri Örgütü" olarak isimlendiriyor ve soruyor: "Amasya Askeri örgütü bir cunta mıdır?" sonra yanıtlıyor: "Amasya Askeri Örgütü cunta sayılsa da mutlakiyetçi (ve feodal) bir padişaha ve saraya karşı özgürlük ve eşitlik adına mücadele etmesi, onu kendiliğinden 'daha demokratik' bir hareket kılar."

Şimdi dikkatinizi çekmek isterim, Vahideddin'in devlet yönetiminde II.Abdülhamid'i örnek aldığı, Meşrutiyet'ten hazzetmediği bir sır değil. Fakat, Sina Akşin'in bu 'cunta' yı 'daha demokratik' saydığı tarihten (Amasya toplantılarının yapıldığı tarih Haziran 1919) kısa bir süre sonra yani Aralık 1919'da Osmanlı Mebusan Meclisi için seçimler yapılacak, Meclis Ocak 1920'de toplanacak İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u 16 Mart 1920'de işgal etmesine dek çalışmalarına devam edecekti. Ahd-ı Milli (Misak-ı Milli) son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından yayınlanmıştı.

Dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta, Sina Akşin'in "padişaha ve saraya karşı" diye nitelediği Mustafa Kemal'le Vahideddin'in yollarının Amasya toplantılarından çok daha sonra ayrılmış olmasıdır. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi toplandığında, Padişah (yangından) ilk kurtarılacaklar arasında sayılır.

'Cunta'ya dönersek, Mustafa Kemal dışındakiler Cumhuriyet ilan edildikten sonra sürüm sürüm süründürülmüşler, yargılanmışlar, çok uzun yıllar siyasetten men edilmişlerdir. Demek ki kötü bir şey yapmışlar. Neymiş? Demek ki 'cunta' iyi bir şey değilmiş.


Yazının devamı

3 Şubat 2010 Çarşamba

Seçim değil Geçim - III

GSMH/GSYH büyüme oranlarını 5'er yıllık kümüle rakamlar haline getirdiğimizde aşağıdaki gibi daha okunur bir grafik ortaya çıkıyor.


İşin ilginç tarafı, bu 5 yıllık kümüle büyüme oranları ile AKP'nin oy oranları arasında bir parallellik mevcut. 2009, 2010, 2011 GSYH’lerini sırasıyla %-6,5, %4, %5 olarak kabul edip kümüle edersek AKP'nin seçimlerde alacağı oy, seçim 2010 yılında yapılırsa %37, seçim 2011 yılında yapılırsa %36 gibi görünüyor. %1 oy için erken seçim yapmaya değmez bana kalırsa.




Güncel versiyon: Seçim değil Geçim - V


Yazının devamı

2 Şubat 2010 Salı

Teferruatlar - Ümit Bayazoğlu

Hirant icin Adalet icin

Hırant için Adalet için
Hırant için Adalet için mevzilenenlerden ve bunun için üç yıldır Agos’un önünde kararlılık gösteren “Teferruatlar” yine oradaydı. Hırant cinayetinin utancıyla yaşamak istemeyenlere o gün kar altında “fail-i meçhul” kalmış başka cinayetlerin de olduğunu hatırlattılar. Ergenekoncular’ın sloganı haline gelen “Vatan mevz-u bahisse gerisi teferruattır” zırvasına tepki olarak “teferruatlar”a sahip çıkan grup, onlar için de adalet dedi!

Aydın Erdem (Diyarbakır), Alattin Karadağ (İstanbul), Ceylan Önkol (Diyarbakır-Lice), Engin Çeber (İstanbul), Emrah Gezer (Ankara), Zeki Erik (Van), Abdülsamet Erip (Hakkari), Mehmet Uytum (Cizre), Yahya Menekşe (Şırnak), Festus Okey (İstanbul), Enez Ata (Diyarbakır), Mehmet Deniz (Van-Erciş).

Ömer Uluç’tan son kahkaha
İstanbul çocukluğumun şehri. Beyaz ceketimle İstanbul’a gidiyorum, halam Ayaspaşa’da oturuyor. Halamın Mısır’la bir alakası vardı. Bir de yaşlı halayık, aileden kalma. Bir sürü güvercin beslerdi. Bütün güvercinleriyle gece benim odaya, böyle beyazlar içinde gelirdi. Ben o zaman 16 yaşındayım. Bir kız beklerken, kuşlarını toplayan çılgın halayık, 60 yaşındaki o siyahi kadın, benim odadan geçerdi.

Ankara’da Eşref Üren’den ders almaya başladım. O bir Ankara empresyonisti. Çok güzel renkleri var. O acayip, ters, bürokrat şehirde, bu adam böyle gayet renkli çiçekler ve üzerinde akisleri olan ıslak, karlı, yağmurlu asfaltlar boyuyor. Halbuki dışarıda Ruslar’dan alınmış sarı cenaze arabaları gibi acayip belediye otobüsleri var. 1940’ların sonları, Ankara’nın ünlü ayazı. Bürokrasi, bütün o garip, çarpık, yarı sosyalist dünya, müsteşarlar, bakanlar. Hepsinin evleri aynı. Bir radyo var, büfenin üzerinde duruyor ve herkeste aynı büfe. Açılan ceviz masa, altı iskemle, üç-beş koltuk, halı ve birkaç avize. Durmadan birbirlerinin evlerine gidiyorlar sırayla. Hafta sonları yemekler yeniyor ve uyuklanıyor falan. Öyle çılgın adamlar, her türlü kumarı oynayanlar henüz ortalıkta görülmüyor...

1951 Fransız Konsolosluğu’nda ‘Tavanarası Grubu’ bizim sergimiz. Sefa Yurdanur var, tanıdığım ilk resim yazarı. Bizim teorisyenimiz. Bu sırada kapı açılıyor mesela Şadi Çalık elinde bir çıtayla, bir heykelle Paris’ten geliyor. Şadi “artık her şey değişti, her şey soyut” diye bağırıyor. Arkadan yine kapı açılıyor, İlhan Koman ve Sadi Öziş geliyor. Onlar da Paris’ten. Onlar da bağırıyorlar, “her şey değişti” v.b. Biz o sırada figürler yapıyorduk. Bir model kız vardı, arada ortadan kayboluyordu. Sonra morluklarla ortaya çıkıyordu.

1958’de 27 yaşındayım. Nuri İyem, Ferruh Başağa, İlhan Koman, Şadi Çalık ve ben Amerikan Konsolosluğu’nda sergi açıyoruz. Hepsi soyut sanat. Hepsi benden an az 15-20 yaş büyük insanlar. Orada tek başıma ve garip bir şekilde bir ikinci kez küçük bir üne kavuşuyorum İstanbul’da, o çevrede. Fakat en ilginç işi kimin yaptığını söyleyeyim, Şadi Çalık, tek bir çubuğu bir kaidenin üstüne koyuyor ve bunun adını “minimumizm” koyuyor, yani o böyle izah ediyor. Minimum enerji, minimum form, minimum anlam v.b. İstanbul bir zamanların Moskavası, Münih’i gibi avangard bir küçük merkez mi oluyor diye konuşuluyor.

Kolejde sol dergimiz Yeni Dergi’nin ikinci sayısı çıkıyor. Ben zenci şair Langston Hughes’un Shakespeare Harlem’de kitabınında parçalar çeviriyorum. Bir gün evde olağanüstü toplantı yapılıyor. Çünkü bizim Haluk Muradoğlu “pederle konuştum” diye geliyor. Peder ona “sen komünist misin” deyince, bu da “hayır, eşitliğe inanıyorum, Türkiye’de adaletsiz bir düzen var. Biz bir iş yapıyoruz, bu dergiyi çıkarıyoruz, dergi de çok tuttu” diyor. “Ha çok mu tuttu? Ne kadar basıyorsunuz?” “Bin”. “Kaç sayı çıktı?”, “iki”. “yani iki binlik bir satış mı yaptınız” diyor. “Evet biz çok seviniyoruz”, “Peki gel içeridelki odaya”. Orada iki paket içinde bizim dergiyi gösteriyor. Armatör babası iki sayıyı da toplatmış adamlarına. Düzenin adaletine gelince, söz gerekiyor mu?

“Heves Kuşu Durmaz Döner” Ömer Uluç kitabından kolaj.

Sabık kilisede iki temsil ve bir suikast girişimi
1923’te Anadolu’da savaşın henüz dumanı tüterken Vasfi Rıza Zobu ve Dram Tiyatrosu sanatçıları; Behzat Butak, Raşit Rıza, Galip Arcan, Hazım Körmükçü, Bedia Muvahhit ile Mina? Hanım, İzmir ve yöresinde turneye çıktılar. Gittikleri yerlerde (Bir Donanma Gecesi, Hisse-i Şayia, Ceza Kanunu, Eski Rüya, Rakibe, Üçüzler, Sekizinci) adlı piyesleri sahneleyeceklerdi.

Ağustosunun 6. çarşamba günü trenle İzmir’den Akhisar’a hareket ettiler. Şehirde otel yoktu. Paşa evi bunlara tahsis edildi. Kasabada lokanta yoktu. Yunanlı esir bir asker olan aşçının, pişirdiği yemekleri yediler. Eski Rum kilisesi alelacele şirin bir tiyatro haline getirilmişti. Papazaların ayin yaptıkları mihrapta icra-i sanat eylediler. Cemaatin oturduğu sıraları Akhisarlılar doldurmuştu.

Sözü Vasfi Rıza aldı: “Onlar (Yunan ordusu) girdikleri şehirlerimizde camileri ya insan salhanesi yahut hayvan ahırı yapmışlardı. Bu gün biz de galiptik. Kurtardığımız kasabalarda bırakıp kaçtıkları kiliseler vardı. Onların barbar dedikleri bizlerin kumandanı Fahrettin Altay Paşa, bu kiliseleri mezbaha, ahır değil bir kültür merkezi yapmayı şanına daha layık buldu. Ve alelacele Akhisar’daki cemaatsiz kiliseyi bir sanat mabedi haline koydurdu. Bize de buyurun oynayın dedi. Yine Altay Paşa, Akhisar’dan başka Gördes, Soma, Kınık, Saruhanlı, Sındırgı, Kırkağaç’taki kiliseleri, İzmir, Karşıyaka’da yine bir başka kiliseyi tiyatroya çevirmişti.

Bundan üç yıl sonra “tiyatro âşıkları” Bursa’daydı. “Yıl: 1926. Yeşil Camii’ne gitmek için Setbaşı köprüsünden geçilir. Köprünün öbür başında sağ tarafa tesadüf eden kısımda bir kilise vardı. Burayı Türk Ocağı’na vermişler. Ocak da bunun içine bir sahne yaparak tiyatro salonu haline koymuş. 26 Mayıs’ta temsillerimizi işte burada vermeye başladık. O sıra Mustafa Kemal Paşa da Bursa’da bulunmakta ve her akşam tiyatroya gelmekteydi. Paşa neşeliyse biz de neşeliydik. Biz en güzel temsillerimizionun huzurunda vermiştik. Meğer en tehlikeli zamanları o gecelerde geçiriyormuşuz da haberimiz yokmuş.

Ziya Hurşit ve arkadaşlarının idamıyla sonuçlanan İzmir suikasti faciası az kalsın biz oynarken bu tiyatronun içinde olacakmış. Kilisenin kubbesinden kahrolası bombayı atacacaklar, hepimizi havaya uçuracaklarmış. Sonra bir takım sebeblerden dolayı kararı değiştirmişler. Planlarını İzmir’de tatbik etmek üzere tehir etmişler.
Bundan beş yıl sonra turne kervanı yine yola düzülür. Yıl 1931, Zobu ve tiyatrosu 25 Ağustos çarşamba sabahı, özel davet üzerine ve deniz yolu ile Ayancık’a gidiyordu. Vapur kömür almak için önce Zonguldak’a yanaşmış, ardından İnebolu’ya uğradıktan sonra Ayancık’a varmıştı.

“Peki tiyatro? O nerede? Pontuslu Rumlar’dan kalma kilisenin mihrabına sahne kurulmuş. Kereste kasabası ya tahtadan sıralar yapılıp dizilmiş. Tıka basa 250 kişi alan bir yer meydana gelmiş. Sabık kilisede iki temsil verdik.”

Kaynak: Vasfi Rıza Zobu’nun “O Günden Bu Güne” adlı anı kitabından derlendi.

Düşün şu kedilerin yakasından!
Cihangir sosyetesi sözüm size, lütfen şu hayvanlara ettiğiniz zulmü artık görün. Hepinizin evinde maalesef esaret altında bir kedi. Nereden söyledi Sezen o şarkıyı; “Bir kedim bile yok, anlıyor musun”, herkesin evinde bir kedi. O gün bu gündür moda, şehirde pat-shop patlaması oldu.

Şimdi ben ne desem siz dinlemezsiniz, fakat hayatı boyunca “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” yaşamış Bilge Karasu belki sizi imana getirebilir:
Kediniz üzerinde bir ölüm-dirim yetkesine inanmak gibi (hepimizin içimizde taşıdığımız) bir eğilimin, öteki üzerindeki gücümüze dayanarak, eyleme dönüşmesi var. Kıyıcılık, acımasızlık, yavuzluk durmaksızın karşımıza çıkan durumlardır, kanıksanır ya da vah vah’larla geçiştirilir, ama her defasında biraz daha derinlere inileceği sezilir. “Kötülüğe karşı bir şeyler yapmaya çok istekliyizdir. Yersiz “iyilikler” daha mı az kötü?

Unutmamak gerek, birbirimize gücümüzü göstere göstere, bu gücü, karşılıklı olarak ayarlaya ayarlaya birbirimize alışırız. Gerçi insan, gücünü göstermekten biraz fazlaca hoşlanıyor olabilir, en azından daha yolun başında gücün kimde olduğunu anlatmak ister. Hayvanı bizimle yaşamaya acı çektirerek alıştırıyoruz. “Bizimle birlikte yaşayacağına göre” diyoruz, “bizim düzenimize uysun.” Doğru. Her konuk, az ya da çok bunu yapar zaten. Evin düzenine uyar. Uymayanın konukluğu sona erer.

“Ne askerliği be! Abim zaten 30 senedir asker!”
Katil Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesinden hemen sonra askere alınacağı söylenmişti. O gün Ağca askeri hastaneye kontrole girerken, kardeşi bir televizyon muhabirine avaz avaz bağırıyordu: “Ne askerliği be! Abim zaten 30 senedir asker!” Allah söyletmiş, itiraf arayanlara bal gibi itiraf işte. Otuz sene kışlaya gidip gelen biri şimdi emekli albaydı. Hapishane kışlaysa eğer, Mehmet Ali Ağca artık rahatlıkla Albay rütbesini hakediyor.

Ondan “adam gibi konuşmasını bekleyenler ne kadar gafil!” Mecburen İsa, Mesih ayaklarına yatıyor. Ama onun namına kardeşi konuştu. Artık Abdi İpekçi cinayeti aydınlanmıştır. Sıra sorumluların yargılanmasında.
Öte yandan katil albayı heyecanlı bir serüven bekliyor. (Oh olsun ki tadını çıkaracak zamanı kalmadı.)

Ümit Bayazoğlu, Davul tozu minare gölgesi / Yeni Harman Şubat 2010


Yazının devamı
Banner from George Steinmetz

(*) Yavaş yürüyorum bela bana yetişiyor, hızlı yürüyorum ben belaya yetişiyorum.

 

 

 

Son yorumlar