30 Ekim 2010 Cumartesi

Savaşta fotoğrafçıya poz vermek

Mustafa Kemal'in 1921'de Ankara Dikmen sırtlarında dinlenirken çekilmiş bir fotoğrafı vardır, I.Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru böbrek rahatsızlığının tedavisi için çarpışmalar devam ederken Viyana ve Karlsbad'a kaplıca tedavisine gittiğini düşünürseniz (Bkz: Mustafa Kemal'in kendi Karlsbad günlükleri) kar üzerinde uyuması Mustafa Kemal'in sağlığı için iyi olmamıştır.




Ama belki de uyumamış sadece poz vermiştir.


Yazının devamı

3 Ağustos 2010 Salı

Mustafa Kemal'in Latin Alfabesi ile ilk Türkçe mektubu

Mustafa Kemal İttihat ve Terakki tarafından 1913-1915 yılları arasında ataşemiliter görevi ile sürgün olarak gönderildiği Sofya'dan arkadaşı Corinne Lütfü'ye sık sık Fransızca mektuplar yollamış. Meğer bu mektuplardan bazıları Latin harfleri kullanılarak (Fransızca imlasıyla) Türkçe yazılmış. Melda Överim'in "Mustafa Kemal ve Corinne Lütfü" adlı kitabında aşağıdaki mektubun bunlardan ilki olduğu belirtiliyor. Mektup 28 Haziran 1914'te yazılmış, yani Harf İnkilabından (1928) 14 yıl önce.



Sol tarafla sağ tarafın alakası varmış gibi görünmüyor. Sökebildiğim kadarıyla şunlar yazıyor:

Cher (sevgili) Corinne

Son mektubun adeta yunanistanın geçenlerde ... ... protestationa benziyor ..., bundan sonra artık mutlaka muharebe olacak ... ...
..., netice tahmin olduğun gibi çıkmayablir. Bunun için bir taraf zaif olduğundan diğer taraf protestationda.


Diğer sayfa:

sevimli hanım arkadaşlarına "... ... ... ..." diye tanıtmazsın. bu seviyede birgun bende onları tanımak şerefine nail olduğum zaman seni hususi zan ve tavsiyelerinden dolayı tasdik ittiririm.

Gözlerinden öperim.

M.K.


Mektupta geçen bazı harfler ve karşılıkları şöyle
(dj): (c) veya (ç)
(ou): (u)
(ei): (i)


Yazının devamı

10 Nisan 2010 Cumartesi

Zürcher'in Ittihat ve Terakki ile Kemalist dönem kıyası

Erik Jan Zürcher


Yakın Türkiye tarihi hakkında araştırmaları ve kitapları bulunan Hollandalı tarihçi Erik Jan Zürcher, İttihat ve Terakki ile Kemalist yönetim dönemleri arasında şu karşılaştırma/benzeştirmeyi yapıyor:

Direniş evresi (1906-1908 ve 1919-1922),
Çoğulcu evre (1908-1912 ve 1922-1925),
Diktatörlük evresi (1913-1918 ve 1925-1945).


Zürcher'e göre 1926'daki İzmir Suikasti yargılamaları, sanıkların çoğunun İttihatçı olması nedeniyle İttihatçı-Kemalist çatışması gibi görünse de aslında devam eden Jön Türk hareketinin iç hesaplaşmasıydı. Gerçekten de yargılananların İttihatçı olmasına karşın o sırada CHP'nin yönetici kadrosunda ve bürokraside daha çok İttihatçı vardı.

Kaynak: Meclis-i Mebusan'dan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne Kopuş ve Süreklilikler, Hasan Kendirci


Yazının devamı

13 Mart 2010 Cumartesi

Üçüncü Meşrutiyet

İş Bankası Kültür Yayınları Mahmut Goloğlu'nun Millli Mücadele Tarihi'ni anlattığı seriyi yeniden basmaya devam ediyor. Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin anlatıldığı ilk iki bölümden sonra son olarak Üçüncü Meşrutiyet, Birinci Büyük Millet Meclisi yayımlandı.

Mahmut Goloğlu Birinci Büyük Millet Meclisi dönemini (23 Nisan 1920 - 15 Nisan 1923) Üçüncü Meşrutiyet olarak adlandırıyor. Yanlış bir tanımlama sayılmaz, çünkü bu tarihlerde henüz saltanat ilga olmamıştı, Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamıştı, Osmanlı Devleti de halen devam etmekteydi.


Birinci Büyük Millet Meclisi mebusları

İstanbul'daki son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı kapatıldıktan sonra Birinci Büyük Millet Meclisi çalışmalarına onun kaldığı yerden devam edecekti, hatta Birinci BMM ilk olarak OMM'nin son görüştüğü konuyu görüşerek işe başlamıştı. Açılış sırasında padişah adına hutbeler okutulmuştu. Birinci BMM'nin 437 mebusundan 83'ü son OMM'de bulunan mebuslardan oluşuyordu.

Mahmut Goloğlu, kitabına Hikmet Efendi'yi tanıtarak başlamış. Askeri Tıp Okulu öğrencisi Hikmet Efendi Askeri-Sivil bütün tıp öğrencileri adına Sivas Kongresi'ne İstanbul delegesi olarak katılan üç kişiden biriydi. İstanbul'dan gelen diğer iki delege İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuat Cebesoy'un babası) ve İsmail Hami Bey (Danişment) idi.

Sivas Kongresi'nde manda konusu görüşülürken Hikmet Efendi bizzat Mustafa Kemal'e şu sözleri sarfeder: "Delegeleri bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya, bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddederim. Mustafa Kemal'i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz."

Mahmut Goloğlu Hikmet Efendi'nin bir yıl kadar Ankara'da Mustafa Kemal'in emrinde bulunduktan sonra İstanbul'a giderek tahsilini tamamladığını belirtiyor. Bundan sonrası ilginç, Cumhuriyet yıllarında Hikmet Efendi Anadolu'da doktorluk yapmaktadır ancak Mustafa Kemal'i aramak hiç aklına gelmez hatta Mustafa Kemal kendi bölgesine geldiğinde dahi ortaya çıkmaz. Mustafa Kemal sofrasında eskileri anarken aklına Hikmet Efendi gelir, bulunup mebus yapılmasını emreder. Lakin Mazhar Müfit (Kansu) Mustafa Kemal'e Hikmet Efendi'nin öldüğünü söyler. M.K.Atatürk'ün ölümünden sonra Mazhar Müfit'le Hikmet Efendi'nin birgün sokakta karşılaştıkları ve Mazhar Müfit'in durumu aktarıp kendisinden özür dilediği belirtiliyor. Bu ayrılıkta Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin sonuç bildirgelerinde "Manda ve Himaye kabul edilemez" gibi bir maddenin aslında hiç olmamasının bir payı var mıdır doğrusu merak ediyorum.

Hikmet Efendi bize oğlu Orhan Boran'ı yadigar bırakarak 1945'te veremden ölür.


Yazının devamı

8 Mart 2010 Pazartesi

14 Mart π (pi) günü


mm.dd.yy tarih formatını kullananlar için π günü 14 Mart (3.14)
Tarih formatı dd/mm/yy olanlar için π günü 22 Temmuz (22/7)


Yazının devamı

4 Şubat 2010 Perşembe

EMASYA pardon AMASYA Askeri Örgütü

Sina Akşin’in “Kısa Türkiye Tarihi” isimli kitabından mealen: 30 Mart 1919’da Sadrazam Damad Ferit, Vahideddin adına İngilizler'e sunduğu barış planında Arap topraklarından vazgeç(e)miyor ancak ülke yönetimini İngiliz mandasına bırakıyordu. Mustafa Kemal Samsun’dan Havza’ya geçtikten sonra 3 Haziran 1919’da güvendiği 11 kişiye gönderdiği genelgede, İzmir’in işgalinden sonra Paris Barış Konferansı’nda Damad Ferit’e güvenilemeyeceğini bildirdi, genelge gizli kalamadı. Bunun üzerine 8 Haziran’da hükümet Mustafa Kemal’e geri dönmesini emretti. Mustafa Kemal 10 Haziran 1919 günü bir genelge daha çıkartarak çeşitli Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak örgütlerinin kendisine milli mücadele hareketinin önderliğini teklif ettiklerini, artık bu yola baş koyduğunu duyurdu. Böylelikle liderlik iddiasını deklare ediyordu. Aynı gün bazı asker arkadaşlarını Amasya’da toplantıya davet etti.

Amasya toplantısı 19 Haziran 1919’da, 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla (daha sonra yeni ordu örgütlenmesi nedeniyle 3. Ordu Müfettişi) Mustafa Kemal, 20. Kolordu (Ankara) Komutanı Ali Fuat (Cebesoy), 3. Kolordu (Sivas) Komutanı Refet (Bele) ve Rauf (Orbay) Bey’in katılımıyla başladı. Fiziken orada bulunmamakla beraber 15. Kolordu (Erzurum) Komutanı Kazım Karabekir ve 2. Ordu Müfettişi (Konya) Cemal’e (Küçük ya da Mersinli Cemal Paşa) telgrafla danışılıyordu.

Sina Akşin bu grubu "Amasya Askeri Örgütü" olarak isimlendiriyor ve soruyor: "Amasya Askeri örgütü bir cunta mıdır?" sonra yanıtlıyor: "Amasya Askeri Örgütü cunta sayılsa da mutlakiyetçi (ve feodal) bir padişaha ve saraya karşı özgürlük ve eşitlik adına mücadele etmesi, onu kendiliğinden 'daha demokratik' bir hareket kılar."

Şimdi dikkatinizi çekmek isterim, Vahideddin'in devlet yönetiminde II.Abdülhamid'i örnek aldığı, Meşrutiyet'ten hazzetmediği bir sır değil. Fakat, Sina Akşin'in bu 'cunta' yı 'daha demokratik' saydığı tarihten (Amasya toplantılarının yapıldığı tarih Haziran 1919) kısa bir süre sonra yani Aralık 1919'da Osmanlı Mebusan Meclisi için seçimler yapılacak, Meclis Ocak 1920'de toplanacak İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u 16 Mart 1920'de işgal etmesine dek çalışmalarına devam edecekti. Ahd-ı Milli (Misak-ı Milli) son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından yayınlanmıştı.

Dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta, Sina Akşin'in "padişaha ve saraya karşı" diye nitelediği Mustafa Kemal'le Vahideddin'in yollarının Amasya toplantılarından çok daha sonra ayrılmış olmasıdır. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi toplandığında, Padişah (yangından) ilk kurtarılacaklar arasında sayılır.

'Cunta'ya dönersek, Mustafa Kemal dışındakiler Cumhuriyet ilan edildikten sonra sürüm sürüm süründürülmüşler, yargılanmışlar, çok uzun yıllar siyasetten men edilmişlerdir. Demek ki kötü bir şey yapmışlar. Neymiş? Demek ki 'cunta' iyi bir şey değilmiş.


Yazının devamı

28 Aralık 2009 Pazartesi

Barış, Peace, Goya ve Nükleer Silahsızlanma

1957'de İngiltere'de ortaya çıkan CND - Campaign for Nuclear Disarmament, yani Nükleer Silahsızlanma Kampanyası'nın sembolü olarak Gerlad Holton tarafından tasarlanan sembol, PEACE / BARIŞ işareti olarak bugüne kadar geldi. Holton işareti tasarlarken, Goya'nın "Üç Mayıs 1808" adlı tablosundaki kurşuna dizilen gerilladan etkilendiğini söylüyordu.


goya
Goya, Üç Mayıs 1808

İşaret, N(uclear) ve D(isarmament) harflerinin semafor karşılıklarının üstüste bindirilmiş haliydi (Kaynak: NTV Şifreler Kitabı).


semafor n +
semafor d = peace
Semafor N Semafor D Nuclear Disarmament


Yazının devamı

27 Aralık 2009 Pazar

Abdullah Cevdet, Pek Uyanık Bir Uyku

Abdullah Cevdet, sonradan İttihad ve Terakki'ye dönüşecek olan İttihad-ı Osmani’yi kuran 5 tıbbiyeliden biri. Kendisi pozitivist bir Kürt aydını, I.Dünya Savaşı’ndan sonra Kürdistan Teali Cemiyeti’ne girmiş. Nesli güzelleştirmek için Avrupa’dan damızlık erkek getirmek gibi uçuk fikirleri olduğu söyleniyor. Hatta “Çanakkale’de medeniyet ayağımıza geldi ama biz sokmadık” dediği de rivayet olunuyor. Adı Ankara’da bir sokağa verilmişken, 2005’te AKP’li bir üyenin teklifi ve CHP’li üyelerin desteğiyle değiştirilmiş(bkz). Cumhuriyet sonrası Mustafa Kemal’in uyguladığı bütün inkılapların fikir babası. Abdullah Cevdet’in çıkardığı İçtihad Mecmuası’nda 1912’de yayınlanan, Kılıçzade Hakkı’nın yazdığı “Pek Uyanık Bir Uyku” başlıklı makalede bütün batıcı fikirler tek tek sayılmış(bkz):

* Fes kâmilen defedilip yeni bir serpuş kabul olunacaktır.
* Mevcut kumaş fabrikaları genişletilecek ve yenileri de açılacaktır. Yerli mallarının kullanılması teşvik edilecektir.
* Kadınlar diledikleri tarzda giyinecekler, yalnız israf etmeyeceklerdir. Polisler ve softalarla, arabacı makulesi kimseler kadınların giyimlerine asla müdahale etmeyeceklerdir. Şeyhülislâm Efendiler de çarşaflara dair beyannameler yazmayacak ve imza etmeyeceklerdir. Polisler, kadınların işine ancak münasebetsiz ve genel ahlâka dair meselelerde müdahale edebilecekler ve bu vazifelerini de büyük bir nezâketle yerine getireceklerdir. Kadınlar vatanın en büyük velinimeti sayılarak kendilerine erkekler tarafından hürmet ve riayet gösterilecektir.
* Kadınlar ve genç kızlar, Müslüman Boşnak ve Çerkezlerde olduğu gibi, erkekten kaçmayacaklardır. Her erkek, kendi gözüyle gördüğü, tetkik ettiği, beğendiği ve seçtiği kızla evlenecektir. Görücülük adetine nihayet verilecektir.
* Kızlar için diğer mekteplerden başka bir de Tıbbiye Mektebi açılacaktır.
* Birer tembellik yuvası olan bütün tekkeler ve zaviyeler ılga olunacak, varidat ve tahsisatları kesilip, Maarif bütçesine ilâve edilecektir.
* Bütün medreseler kapatılacaktır.
* Sarık sarmak ve cübbe giymek sadece yüksek alimlere mahsus hale getirilecektir.
* Evliyaya nezirler yasak edilecek, bu gibi teberrular Donanma ve Müdafaayı Milliye Cemiyetleri kasalarına girecektir.
* Arazi ve Evkaf kanunlarından başlanarak bütün kanunlar ıslah edilecektir.
* Şer’i mahkemeler kaldırılacak ve Nizami mahkemeler ıslah edilecektir.
* Mecelle kaldırılacak veya en azından o derece değişecektir.
* Mevcut Osmanlı Elifbası atılarak yerine Lâtin harfleri kabul edilecektir.
* Avrupa Medeni Kanunu kabul edilerek bugünkü evlenme-boşanma şartları tamamiyle değiştirilecektir. Birden fazla kadınla evlenmek ve bir sözle karı boşamak usulleri kalkacaktır.


Yazının devamı

10 Aralık 2009 Perşembe

Belgelerle Kurtuluş Savaşı - Hazım Tepeyran

Ebubekir Hazım (Tepeyran) Bey, mütareke döneminde arka arkaya gelen Ali Rıza Paşa (Ekim 1919 - Mart 1920) ve Salih Paşa (Mart 1920 - Nisan 1920) kabinelerinde Dahiliye Nazırlığı (İçişleri Bakanlığı) görevine kadar yükselmiş bir Osmanlı bürokratıdır. II. Abdülhamid, V.Mehmed Reşad ve VI. Mehmed Vahideddin dönemlerinde İstanbul Hükümetleri, Milli Mücadele döneminde ise Ankara Hükümeti tarafından değişik illere vali olarak atanır. Yakın tarihimizin henüz detayları iyi bilinmeyen birçok olayının içinde bizzat idareci olarak bulunmuştur, bu nedenle anıları çok kıymetlidir. Tüm diğerleri için geçerli olduğu gibi bu anılar okunurken de, Hazım Bey’in bir bürokrat olmakla birlikte görevi ile ilgili idam hükmü giyecek derecede siyasi kimlik taşıdığını da hesaba katarak, paralel okumalara muhtaç olunduğu unutulmamalıdır.

II.Abdülhamid’in fotoğraf düşkünlüğü sayesinde
Hazım Bey, Jön Türk hareketinin İttihat ve Terakki’ye gebe olduğu bir dönemde, 1896’da Dedeağaç’ta mutasarraflık yaparken, bu ‘habis’ hareketlere dahil olduğu yönünde II.Abdülhamid’e uçurulan bir jurnalle vazifesinden azledilir. Dedeağaç’ta yaptığı bayındırlık işlerinin fotoğraflarını çekerek oluşturduğu albümün, saraydaki bir tanıdığı vasıtasıyla II.Abdülhamid’e sunulmasından sonra affolunur ve Musul’a vali olarak atanır. Kitabın önsözünü yazan torunu Oktay Akbal’ın naklettiğine göre imardaki başarısı kadar II.Abdülhamid’in fotoğraf sanatına olan düşkünlüğü sayesinde yeniden hayata dönmüştür.

31 Mart ayaklanması ve Yıldız Sarayı’nın yağmalanması
Hazım Bey 31 Mart (1909) ayaklanması sırasında İstanbul Şehremaneti (Belediye Başkanlığı) görevini yürütmektedir. O dönemde İstanbul’da ayrıca valilik kurumu bulunmadığından her iki görevi de idare eder. 1920’de nazırlıktan istifa ettikten sonra kurulan Damat Ferid Paşa hükümetince oluşturulan ‘Kürt Nemrut’ Mustafa Nazım Paşa başkanlığındaki Harp Divanı tarafından tutuklanır. Gerekçe, 31 Mart isyanını bastırmak için İstanbul’a giren Hareket Ordusu subaylarının, hal edilen (tahttan indirilen) II.Abdülhamid’in trenle Selanik’e gönderildiği gece Yıldız Sarayı’nda yağma yapmasına ve bilahare değerli eşya ile mücevhere hükümetçe el konması için oluşturulan Tahliye Komisyonu’na başkanlık ederken değerli eşyanın sayımını yaptırmadan el konulmasına göz yummasıdır. Yargılama sonucunda Yıldız Yağmasına engel olmamak ve Bursa Valiliği ile nazırlığı döneminde Kuvayı Milliye’ye yardım etmek suçlarından idam cezasına çarptırılır. Saraydaki dostları araya girer, Vahideddin idam cezasını ömür boyu kürek cezasına çevirir. Tevfik Paşa Hükümeti sırasında, 7 ay tutuklu kaldıktan sonra suçlarından aklanarak hapisten çıkar...

Hazım Bey’in Yıldız Yağması için düşünceleri kendi ifadesiyle özetle şöyledir: “II. Abdülhamid gibi her türlü gücü bilinen bir padişahı tahtından indirip Selanik’e sürerek yerine başka bir padişah oturtan Hareket Ordusu, yok edici bir ihtilal gücü Yıldız’ı yağmalamak istese ve yağmalasa, İstanbul’un Belediye Başkanı olan ben, rastlantıyla Yıldız’da bulunmuş olsam bile, engellemeye kalkışma budalalığı bana mı düşer? ...‘Hiç kimse bir ihtilal gücüne karşı durmak zorunda değildir,’ diye bütün düşünen insanların benimsediği bir kural bulunduğunu bu bilgisiz harp divanı kuruluna anlatmak olanaksızdır.” (sayfa- 131)

Devamı Radikal Kitap'ta

II.Abdülhamid’in terekesi
II.Abdülhamid Balkan Savaşı sırasında sürgünde bulunduğu Selanik’in düşman eline geçme tehlikesi üzerine kadim dostu Alman İmparatoru II.Wilhelm tarafından 1912’de bir gemiyle İstanbul’a getirilerek İttihat ve Terakki Hükümeti ‘nce kapatıldığı Beylerbeyi sarayında öldüğünde (10 Şubat 1918), Hazım Bey (Mülkiye ve Maarif Dairesi Başkanı sıfatıyla) devrik sultânın terekesini yazmak üzere oluşturulan komisyonda Harbiye Nazırı Enver Paşa’yla birlikte yine oradadır. II.Abdülhamid’in odasında asılı bulunan Kuran’ı Kerim muhafazısına benzer tahta bir kutuyu açtıklarında hayretle içinden pırlantalar çıktığını görürler, vücudu üzerinde taşıdığı dua kitabı (en’am) içindeki bir kağıttaysa şunlar yazmaktadır:
- İyi adam nasıl olur?
- İyi adam adil, halim, kerim, namuslu, doğru, sabırlı ve merhametli olur.
- Kötü adam nasıl olur?
- Kötü adam zalim, gaddar, yalancı, arabozucu, kan dökücü ve kindar olur. (sayfa-150)

Milli Mücadeleye destek ve İstanbul’un işgali
Hazım Bey, önceki hükümetler döneminde Babıâli’nin Anadolu’da görevlendirdiği bazı valilerin Mustafa Kemal tarafından geri yollanmasından dolayı Ankara ile uyum arayışındadır. Akrabası Maruf Bey’i Mustafa Kemal’le görüşmesi için Ankara’ya yollar, görevlendirmeler konusunda karşılıklı mutabakat sağlanır.

Fransız-İngiliz-İtalyan güçlerinin 16 Mart 1920’de İstanbul’u resmen işgal etmesi üzerine, Damat Ferit Paşa’nın yeniden hükümet kurması an meselesi haline gelmişken Hazım Bey Dahiliye Nazırı olarak Vahideddin’in huzuruna çıkar ve Kuvayı Milliye’nin “umulmayan bir zamanda ortaya çıkan bir yaşam belirtisi” olduğundan bahseder. Bunun üzerine Vahidettin sözünü keserek, yanındaki Başkâtip Fuat Bey’e: Söyle Fuat Bey söyle! Allah aşkına söyle ben bu düşüncede değil miydim? Bu heriflere (Sadrazam Damat Ferit ve onun kabinesini oluşturanlara) anlatabildim mi?” (sayfa-88)

Anadolu’ya geçiş, Koçgiri isyanı, Sakallı Nurettin Paşa
Hazım Bey hapishaneden çıktıktan sonra Anadolu’ya geçmeye karar verir. Ankara’ya gider ve Mustafa Kemal’le görüşür. Burada kendisine evvelce de görev yapmış olduğu Sivas Valiliği önerilir. Görüşmeden ayrılırken Mustafa Kemal’in şunları söylediğini aktarıyor: “Bilmem kendisini tanır mısınız? Merkez Ordusu Komutanlığıyla o yörede bir Nurettin Paşa vardır. Azametli mazametli bir şeydir. Bununla birlikte sizin için, kendisine ve azametine önem verilecek bir şey değildir.” (sayfa-198)

Sivas Valiliği, acımasızlığı önce ve sonra birçok olayda belgelenmiş Sakallı Nurettin Paşa ile çekişme içinde geçer. Kimin kimin ayağına gideceği konusuyla başlayan ihtilaf Nurettin Paşa’nın kurmak istediği, düzenli ordu harici “Emniyet Teşkilatı” adında bir askeri örgütün, Hazım Bey’in Ankara ile yazışmaları neticesi akamete uğramasıyla devam eder. Bu anlaşmazlık Hazım Bey’den önceki Sivas Valiliği zamanında yaşanan Koçgiri İsyanı ile alakalı, resmî görev yapan bir kimse tarafından belki de hiç bir zaman açıklanmayacak noktaları öğrenmemize vesile olur. Koçgiri yöresindeki Alevi Kürtler’in topraklarından sürülecekleri korkusuyla başlattıkları ayaklanma yatışmasına, aşiret ileri gelenlerinin geri adım atmasına rağmen Nurettin Paşa’nın fikrinin şöyle olduğunu belirtiyor: “Öyle ama, bu kadar asker toplandı, ben buraya kadar geldim; bir şey yapılmazsa olmaz, dediği ve bunun üzerine askeri harekatın sürdürüldüğü, Sivas’ta yaygın olarak konuşulmakla birlikte, bu olayın doğru olduğunu -Temyiz Mahkemesi üyesi- Şefik Bey bizzat bana söylemişti.” (sayfa-214)

Trabzon Valiliği ve gözden düşüş
Hazım Bey bir süre sonra Trabzon’a vali atanır. Trabzon o sıra Enver Paşa’nın Batum üzerinden Anadolu’ya giriş yapması beklenen kritik bir yerdir. Mustafa Suphi’nin öldürülmesinden sorumlu tutulan Kayıkçılar Kahyası Yahya’nın pusuya düşürülerek öldürülmesinden sonra Ankara’ya geri çağrılır. TBMM’nin 2. döneminde Niğde’den milletvekili seçilir. Anayasa Komisyonu’nda görev alır. Cumhurbaşkanı’na verilmesi tasarlanan olağanüstü yetkilere karşı çıkması, saltanat üyelerinin yurtdışına çıkarılması kanunu görüşülürken damatların hariç tutulması yönünde bir önerge vermesi, İstanbul’dayken İngiliz Muhipleri Cemiyeti’ne üye kaydolmuş olması gibi olaylar gözden düşmesine neden olur. Mustafa Kemal Atatürk’ün ölümüden sonra diğer muhaliflerin geri dönüşüyle birlikte 1939’da son kez Niğde’den milletvekili seçilir, 1947’de vefat eder.


Yazının devamı
Banner from George Steinmetz

(*) Yavaş yürüyorum bela bana yetişiyor, hızlı yürüyorum ben belaya yetişiyorum.