13 Mart 2010 Cumartesi

Üçüncü Meşrutiyet

İş Bankası Kültür Yayınları Mahmut Goloğlu'nun Millli Mücadele Tarihi'ni anlattığı seriyi yeniden basmaya devam ediyor. Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin anlatıldığı ilk iki bölümden sonra son olarak Üçüncü Meşrutiyet, Birinci Büyük Millet Meclisi yayımlandı.

Mahmut Goloğlu Birinci Büyük Millet Meclisi dönemini (23 Nisan 1920 - 15 Nisan 1923) Üçüncü Meşrutiyet olarak adlandırıyor. Yanlış bir tanımlama sayılmaz, çünkü bu tarihlerde henüz saltanat ilga olmamıştı, Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamıştı, Osmanlı Devleti de halen devam etmekteydi.


Birinci Büyük Millet Meclisi mebusları

İstanbul'daki son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı kapatıldıktan sonra Birinci Büyük Millet Meclisi çalışmalarına onun kaldığı yerden devam edecekti, hatta Birinci BMM ilk olarak OMM'nin son görüştüğü konuyu görüşerek işe başlamıştı. Açılış sırasında padişah adına hutbeler okutulmuştu. Birinci BMM'nin 437 mebusundan 83'ü son OMM'de bulunan mebuslardan oluşuyordu.

Mahmut Goloğlu, kitabına Hikmet Efendi'yi tanıtarak başlamış. Askeri Tıp Okulu öğrencisi Hikmet Efendi Askeri-Sivil bütün tıp öğrencileri adına Sivas Kongresi'ne İstanbul delegesi olarak katılan üç kişiden biriydi. İstanbul'dan gelen diğer iki delege İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuat Cebesoy'un babası) ve İsmail Hami Bey (Danişment) idi.

Sivas Kongresi'nde manda konusu görüşülürken Hikmet Efendi bizzat Mustafa Kemal'e şu sözleri sarfeder: "Delegeleri bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya, bağımsızlık yolundaki çalışmalara katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddederim. Mustafa Kemal'i vatan kurtarıcısı değil, vatan batırıcısı olarak adlandırır ve lanetleriz."

Mahmut Goloğlu Hikmet Efendi'nin bir yıl kadar Ankara'da Mustafa Kemal'in emrinde bulunduktan sonra İstanbul'a giderek tahsilini tamamladığını belirtiyor. Bundan sonrası ilginç, Cumhuriyet yıllarında Hikmet Efendi Anadolu'da doktorluk yapmaktadır ancak Mustafa Kemal'i aramak hiç aklına gelmez hatta Mustafa Kemal kendi bölgesine geldiğinde dahi ortaya çıkmaz. Mustafa Kemal sofrasında eskileri anarken aklına Hikmet Efendi gelir, bulunup mebus yapılmasını emreder. Lakin Mazhar Müfit (Kansu) Mustafa Kemal'e Hikmet Efendi'nin öldüğünü söyler. M.K.Atatürk'ün ölümünden sonra Mazhar Müfit'le Hikmet Efendi'nin birgün sokakta karşılaştıkları ve Mazhar Müfit'in durumu aktarıp kendisinden özür dilediği belirtiliyor. Bu ayrılıkta Erzurum ve Sivas Kongreleri'nin sonuç bildirgelerinde "Manda ve Himaye kabul edilemez" gibi bir maddenin aslında hiç olmamasının bir payı var mıdır doğrusu merak ediyorum.

Hikmet Efendi bize oğlu Orhan Boran'ı yadigar bırakarak 1945'te veremden ölür.


Yazının devamı

11 Mart 2010 Perşembe

Gözden kaçmasın: Doğurma hastalığı

...Toplantıda, TBMM Genel Sekreteri ...’nın bir Meclis çalışanı kadınla ilişkiye girdiği ve hamile bıraktığı yönündeki iddiaları içeren ve elden ele dolaşan ihbar mektupları da gündeme geldi. CHP’li Küçük’ün, “Bürokratların olmadığı bir ortamda Meclis yönetimini de ilgilendiren konuları görüşelim” demesi üzerine, olaya adı karışan Koca ile birlikte Meclis üst düzey bürokratları toplantıdan çıktı.

Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin üyelere şu izahatı verdi:
“Hassasiyetleri paylaşıyorum. Kendileri ile görüştüm, yalanlıyorlar. Kızdan da bilgi aldık. Kızda bir ‘doğurma hastalığı’ varmış... Kız, ‘Doğurmazsam ölme riskim var. Hamile kalmak zorundaydım. Kıbrıs’a gittim ve sperm bankasından işlemi yaptırdım’ diyor. Kavuşturma açıktık. Ön rapor hazırlandı. Ben de ‘ön rapora gerek yok. Raporu tamamlayıp getirin’ talimatı verdim. Gereği yapılacaktır.”

Radikal, 11 Mart 2010


Yazının devamı

08 Mart 2010 Pazartesi

14 Mart π (pi) günü


mm.dd.yy tarih formatını kullananlar için π günü 14 Mart (3.14)
Tarih formatı dd/mm/yy olanlar için π günü 22 Temmuz (22/7)


Yazının devamı

11 Şubat 2010 Perşembe

"Kayıp Şehir" Ergene - Ümit Bayazoğlu

Trakya’da yüzde 100 Türk bir kasaba buharlaştı

Bu yazıyı, halen Sabancı ve Boğaziçi Üniversiteleri’nde çalışan Dr. Aziz Nazmi Şakir-Taş’ın “Adrianopol’den Edirne’ye” adlı kitabından yararlanarak hazırladım. Sonra da yazıda bahsi geçen Ergene kasabasını aramaya başladım. Hayret, 250 hanelik kasabadan günümüze bir taş parçası dahi kalmadığını gördüm, sanki buharlaşmış. Yöre halkı da Ergene diye bir kasaba bilmiyor, Ergene nehrini gösteriyorlar, Ergene ovası diyorlar ama böyle bir yerleşimden haberleri yok. Keza haritalarda da yok. O zaman eğer kaynağım yanılmıyorsa, bir “kayıp şehir” ile karşı karşıyayız...üb

UzunköprüEdirne istikametinde Uzunköprü'den çıkış; işte tam burada Ergene kasabası olması lazım, fakat yok? Ergene kasabasının tarihte olduğunu ispat eden Aziz Nazmi Şakir-Taş'ın kitabında Ergene'nin nasıl ve neden kaybolduğuna dair hiçbir açıklama yok.

Rumeli şehir ve köylerinin Osmanlı tarafından iskânı, Moğol istilası sonucunda Doğu Anadolu’da oluşan nüfus yoğunluğu dolayısıyla başlamıştı. Osmanlı yönetimi altında Türkmenlerin Gelibolu’dan geçerek askeri gücün fetihlerini izleyen üç istikamette uç teşkil ederek sağ kol, sol kol ve orta kol sancaklarında XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren onlarca şehir ve yüzlerce köy iskân edildi. Bunların bir kısmı gönüllü, bir kısmı sürgün göçebelerdi. Ergene gibi bazı şehirleri ve köylerin büyük çoğunluğunu Anadolular bizzat kurup Bizans’ın son yüzyıllarında boşalan Trakya bölgesini ihya etmişlerdi.

XVI. yüzyıla gelindiğinde Rumeli nüfusunda bir patlama oldu ancak bu nüfus artışı “doğumla” değil “göçle” gerçekleşti. Osmanlı idarecileri iskân ettikleri bu nüfusu timar yöntemiyle vergilendirmişti. Bu sayede göçerlerin toprağa bağlanması sağlanmıştı. Şehirlerin iaşesini sağlayan, ziraat ve hayvancılıkla meşgul “köylü ordusu” ve şehirli psikolojisine nail olan ve yerli Hıristiyan halkla iyi geçinen “şehirli ordusu.”

Trakya şehirlerinde meslek sahibi üretken nüfusun artması, Osmanlı idaresinin Rumeli’de gerçekleştirdiği iskân sırasında sırf konar-göçer Türkmenler ile yetinmeyip, çeşitli alamlarda hüner sahibi olan zanaatçı ve sanatçıları da tehcir etmesiyle izah edilebilir. Nitekim nüfus sayımlarında yer alan onlarca molla, fakih, müderris, sofu, nakkaş, mimar, katip, hekim, attar, musikişinas, terzi, debbah, aşçı, mimar gibi daha birçok alanda çalışanlar, hep birlikte Osmanlı kültürünün oluşumunda etkili olmuş, bu kültürün canlanmasını sağlayan başlıca öğeler olmuşlardır.

Bugünkü Uzunköprü kasabasının ve özellikle burada inşa ettirilen köprünün bulunduğu yer, bataklık ve ormanlık olup, II Murad bir köprü, bir cami ve bir imaret yaptırarak yepyeni bir Osmanlı kasabası, Ergene’yi kurmuştur. Hoca Saaddeddin bu hadiseyi, “Tâcû’t-Tevarih” adlı eserinde şöyle nakletmiştir:
“Bu Ergene köprüsünün yeri evvel ormanlık ve balçık ve harâmiler durağı idi. Ve hiç vakit olmazdı ki anda harâmi adam öldürmeyeydi. Andan Sultan Murad ol ağaçları kırdrıp bataklığı kurutup ol arada 174 kantarlı (kemerli) bir köprü yaptırdı. Ve ol köprünün iki başını mamur ettirip bir tarafına Ergene adında latif bir şehir kurdurdu. Ondan sonra bir âli imaret yaptırdı ve Edirne’den ulema ve fakir cem edip buraya kendi eliyle üleştirdi ve çerağı kendi eliyle yakdı. Ve yapan mimara hil’atler giydirdi ve çiftlikler kurdurdu ve ol kasabanın halkını vergiden muaf ve müsellem kıldı. Bu vak’a 1427 senesinde oldu. Köprü ve diğer inşaat faaliyetleri 18 sene sürmüş olup 1444 tamamlanmıştır.”

Ergene, diğer Rumeli şehirlerinden farklı olarak tam anlamıyla bir Osmanlı şehridir. Burası, Gelibolu (Kallipoli), Dimetoka (Didymoteikho) ve diğer meskûn mahallerden farklı olarak, Osmanlılar tarafından fetih yoluyla elde edilmemişti. Dolayısıyla burada çift kutuplu Müslim-Gayrimüslim, fetheden-fethedilen, kaleiçi-tahta’l-kale modelleri sözkonusu değildir.
Kasaba, planlı bir şekilde kurulmuştu. Buraya yerleştirilen ahalinin sosyal statüsü, mesleklerin çeşitliliği de bu fikri doğrulamaktadır.

Bugün elimizde bulunan Tapu Tahrir (kayıt) Defterleri, Ergene’nin nüfus yapısını ayrıntılı bir şekilde izah etmektedir. Zira günümüze ulaşan ilk kayıt, kasabanın kuruluşundan kısa bir zaman sonra, 1519’da hazırlanmıştır. Ergene’nin 1455/56’daki nüfusu şöyledir: İki ana cemaat mevcuttu: Şehirli (78 hane) ve reaya (146 hane ve 22 bekârhane). Reaya, İvaz ve Kurucu Hamza bölüklerinden oluşmaktadır. Şehrin toplam nüfusu 242 hane ve 22 bekârhaneden ibaretti.

1485’te şehrin nüfusunda 35 hanelik bir azalma olduğu anlaşılmaktadır. Fakat buna rağmen şehrin gelirleri 46 bin akçadan 71 bin küsur akçaya yükselmiştir. 1519’da otuz yıl aradan sonra sözkonusu nüfus azalmasının üstesinden gelindiği görülmektedir (toplam 237 hane ve 67 bekârhane). Bu defterde ilk defa imarette çalışan idari kadro ayrı bir cemaat olarak belirtilmiştir. Cemaat-i Cedide-i İmatet’te birer şeyh, mütevelli, vekil, kâtip, hatip, cüzhan, bevvap (kapıcı), kilerci, tabbah (aşçı), korucu ve torbacı, ikişer imam, müezzin ve gendüm küb (?) ve üç şakird; iki nüsellem yamak, silahdar, gendüm küb, çoban, çulhan ve balaban kayıtlıdır.

1530 tarihli defterden Ergene’de sadece 10 yıllık bir sürede, tam anlamıyla bir demografik patlamanın yaşadığını öğreniyoruz. 524 hane, 76 bekârhane. Ergene nüfusunun iki mislinden fazla artması şehrin yoğun bir iskân akımına maruz kaldığını göstermektedir. Kuruluşundan sonra ikinci defa yaşanan nüfus akımının nedenlerini ancak tahmin edebiliriz.İmaretin tesisiyle bölgedeki ümran ve rafahın artması, iltisadi ve içtimai hayatın canlanmasıı, hulasa memleketin bu köşesinin şenlenmesi hedeflenmiş ve bunda da başarılı olunmuştur.

Fethedilen yerleri iskân ve imar içinidari-mali müstakil birer müessese mahiyetinde olan arazi vakıfları tesis etmek kaidesi Osmanlı’nın öteden beri uyguladığı bir yöntemdi. Vakıf yolu ile hırsız yatağı, ıssız ve bataklık yerlerde birer mamure yaratılmış ve ovalar gerek yolcular ve gerekse o civara gelip yerleşecekler için temin edilmiştir. Bu vaziyette mamurenin kendi hayatını mümkün olduğu kadar uzun zaman yaşaması ve tesisi maksadına hizmet edebilmesi için memleket gelirlerinin bir kısmı kendisine tahsis edilmiş, daha açık bir ifadeyle bu işe haps ve vakf edilmiştir.

Büyük ihtimalle imaret-kasabanın inşaatı esnasında ve tamamlanmasını takiben gerçekleşen ilk iskânında da 1519 ve 1530 seneleri arasında devam eden demografik “takviyede” de takip edilen metodlar aynı olmuştur. Müstakbel Ergeneliler buraya sistemli bir şekilde göçmüş ve göç ettirilmiştir. Seferber bir ordu şeklinde teşkilatlanmış olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, herkesin devletin tayin edeceği vazifeyi devletin istediği yerde, askeri bir vazifeymiş gibi yapması gerektiğinden bu iskan sürecinin kontrollü bir şekilde geliştiği şüphe götürmez. Neşri ve Hoca Saadeddin’in bahsettiği vergi muafiyeti ahalinin cezp edilmesinde etkili olduğu düşünülebilir. Rumeli’nin bütün yol boyları ve köprü başları hep böyle bir takım muafiyetlerle o civarın emniyet ve asayişini temin ile hizmetlerini yapmaya amade insanlarla iskân edildiği gerçeği Ergene için de geçerlidir.

Ergene’ye aileleriyle birlikte Karahan ve Menteşe gibi memleketin muhtelif bölgelerinden gelen hane reislerinin oldukça büyük kısmı ehl-i hıref, yani meslek sahibidir. Bunların toplam nüfus itibarıyla oluşturdukları yüzde, tetkik ettiğimiz Kızılağaç, Bolayır, İpsala ve Vize gibi çoğu Rumerli şehrinde sakin esnaf sayısı oranlarından çok fazladır. Ergene, kalabalık esnaf ve zanaat erbabıyla önemli bir ticaret şehri olarak planlanmış ve bu doğrultuda gelişmiştir. Bu genç Osmanlı kasabasında 1519-1530 seneleri arasında vuku bulan demografik patlama, büyük ölçüde bu sanayileşmeden kaynaklanmış olmalıdır.

(Ergene: Türkçe’ye Moğolca’dan geçti. Sarp demek.)

Ümit Bayazoğlu


Yazının devamı

04 Şubat 2010 Perşembe

EMASYA pardon AMASYA Askeri Örgütü

Sina Akşin’in “Kısa Türkiye Tarihi” isimli kitabından mealen: 30 Mart 1919’da Sadrazam Damad Ferit, Vahideddin adına İngilizler'e sunduğu barış planında Arap topraklarından vazgeç(e)miyor ancak ülke yönetimini İngiliz mandasına bırakıyordu. Mustafa Kemal Samsun’dan Havza’ya geçtikten sonra 3 Haziran 1919’da güvendiği 11 kişiye gönderdiği genelgede, İzmir’in işgalinden sonra Paris Barış Konferansı’nda Damad Ferit’e güvenilemeyeceğini bildirdi, genelge gizli kalamadı. Bunun üzerine 8 Haziran’da hükümet Mustafa Kemal’e geri dönmesini emretti. Mustafa Kemal 10 Haziran 1919 günü bir genelge daha çıkartarak çeşitli Müdafaa-i Hukuk ve Redd-i İlhak örgütlerinin kendisine milli mücadele hareketinin önderliğini teklif ettiklerini, artık bu yola baş koyduğunu duyurdu. Böylelikle liderlik iddiasını deklare ediyordu. Aynı gün bazı asker arkadaşlarını Amasya’da toplantıya davet etti.

Amasya toplantısı 19 Haziran 1919’da, 9. Ordu Müfettişi sıfatıyla (daha sonra yeni ordu örgütlenmesi nedeniyle 3. Ordu Müfettişi) Mustafa Kemal, 20. Kolordu (Ankara) Komutanı Ali Fuat (Cebesoy), 3. Kolordu (Sivas) Komutanı Refet (Bele) ve Rauf (Orbay) Bey’in katılımıyla başladı. Fiziken orada bulunmamakla beraber 15. Kolordu (Erzurum) Komutanı Kazım Karabekir ve 2. Ordu Müfettişi (Konya) Cemal’e (Küçük ya da Mersinli Cemal Paşa) telgrafla danışılıyordu.

Sina Akşin bu grubu "Amasya Askeri Örgütü" olarak isimlendiriyor ve soruyor: "Amasya Askeri örgütü bir cunta mıdır?" sonra yanıtlıyor: "Amasya Askeri Örgütü cunta sayılsa da mutlakiyetçi (ve feodal) bir padişaha ve saraya karşı özgürlük ve eşitlik adına mücadele etmesi, onu kendiliğinden 'daha demokratik' bir hareket kılar."

Şimdi dikkatinizi çekmek isterim, Vahideddin'in devlet yönetiminde II.Abdülhamid'i örnek aldığı, Meşrutiyet'ten hazzetmediği bir sır değil. Fakat, Sina Akşin'in bu 'cunta' yı 'daha demokratik' saydığı tarihten (Amasya toplantılarının yapıldığı tarih Haziran 1919) kısa bir süre sonra yani Aralık 1919'da Osmanlı Mebusan Meclisi için seçimler yapılacak, Meclis Ocak 1920'de toplanacak İtilaf Devletleri'nin İstanbul'u 16 Mart 1920'de işgal etmesine dek çalışmalarına devam edecekti. Ahd-ı Milli (Misak-ı Milli) son Osmanlı Mebusan Meclisi tarafından yayınlanmıştı.

Dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta, Sina Akşin'in "padişaha ve saraya karşı" diye nitelediği Mustafa Kemal'le Vahideddin'in yollarının Amasya toplantılarından çok daha sonra ayrılmış olmasıdır. 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi toplandığında, Padişah (yangından) ilk kurtarılacaklar arasında sayılır.

'Cunta'ya dönersek, Mustafa Kemal dışındakiler Cumhuriyet ilan edildikten sonra sürüm sürüm süründürülmüşler, yargılanmışlar, çok uzun yıllar siyasetten men edilmişlerdir. Demek ki kötü bir şey yapmışlar. Neymiş? Demek ki 'cunta' iyi bir şey değilmiş.


Yazının devamı

03 Şubat 2010 Çarşamba

Seçim değil Geçim - III

GSMH/GSYH büyüme oranlarını 5'er yıllık kümüle rakamlar haline getirdiğimizde aşağıdaki gibi daha okunur bir grafik ortaya çıkıyor.


İşin ilginç tarafı, bu 5 yıllık kümüle büyüme oranları ile AKP'nin oy oranları arasında bir parallellik mevcut. 2009, 2010, 2011 GSYH’lerini sırasıyla %-6,5, %4, %5 olarak kabul edip kümüle edersek AKP'nin seçimlerde alacağı oy, seçim 2010 yılında yapılırsa %37, seçim 2011 yılında yapılırsa %36 gibi görünüyor. %1 oy için erken seçim yapmaya değmez bana kalırsa.



Yazının devamı

02 Şubat 2010 Salı

Teferruatlar - Ümit Bayazoğlu

Hirant icin Adalet icin

Hırant için Adalet için
Hırant için Adalet için mevzilenenlerden ve bunun için üç yıldır Agos’un önünde kararlılık gösteren “Teferruatlar” yine oradaydı. Hırant cinayetinin utancıyla yaşamak istemeyenlere o gün kar altında “fail-i meçhul” kalmış başka cinayetlerin de olduğunu hatırlattılar. Ergenekoncular’ın sloganı haline gelen “Vatan mevz-u bahisse gerisi teferruattır” zırvasına tepki olarak “teferruatlar”a sahip çıkan grup, onlar için de adalet dedi!

Aydın Erdem (Diyarbakır), Alattin Karadağ (İstanbul), Ceylan Önkol (Diyarbakır-Lice), Engin Çeber (İstanbul), Emrah Gezer (Ankara), Zeki Erik (Van), Abdülsamet Erip (Hakkari), Mehmet Uytum (Cizre), Yahya Menekşe (Şırnak), Festus Okey (İstanbul), Enez Ata (Diyarbakır), Mehmet Deniz (Van-Erciş).

Ömer Uluç’tan son kahkaha
İstanbul çocukluğumun şehri. Beyaz ceketimle İstanbul’a gidiyorum, halam Ayaspaşa’da oturuyor. Halamın Mısır’la bir alakası vardı. Bir de yaşlı halayık, aileden kalma. Bir sürü güvercin beslerdi. Bütün güvercinleriyle gece benim odaya, böyle beyazlar içinde gelirdi. Ben o zaman 16 yaşındayım. Bir kız beklerken, kuşlarını toplayan çılgın halayık, 60 yaşındaki o siyahi kadın, benim odadan geçerdi.

Ankara’da Eşref Üren’den ders almaya başladım. O bir Ankara empresyonisti. Çok güzel renkleri var. O acayip, ters, bürokrat şehirde, bu adam böyle gayet renkli çiçekler ve üzerinde akisleri olan ıslak, karlı, yağmurlu asfaltlar boyuyor. Halbuki dışarıda Ruslar’dan alınmış sarı cenaze arabaları gibi acayip belediye otobüsleri var. 1940’ların sonları, Ankara’nın ünlü ayazı. Bürokrasi, bütün o garip, çarpık, yarı sosyalist dünya, müsteşarlar, bakanlar. Hepsinin evleri aynı. Bir radyo var, büfenin üzerinde duruyor ve herkeste aynı büfe. Açılan ceviz masa, altı iskemle, üç-beş koltuk, halı ve birkaç avize. Durmadan birbirlerinin evlerine gidiyorlar sırayla. Hafta sonları yemekler yeniyor ve uyuklanıyor falan. Öyle çılgın adamlar, her türlü kumarı oynayanlar henüz ortalıkta görülmüyor...
Gizlenecek yazı
1951 Fransız Konsolosluğu’nda ‘Tavanarası Grubu’ bizim sergimiz. Sefa Yurdanur var, tanıdığım ilk resim yazarı. Bizim teorisyenimiz. Bu sırada kapı açılıyor mesela Şadi Çalık elinde bir çıtayla, bir heykelle Paris’ten geliyor. Şadi “artık her şey değişti, her şey soyut” diye bağırıyor. Arkadan yine kapı açılıyor, İlhan Koman ve Sadi Öziş geliyor. Onlar da Paris’ten. Onlar da bağırıyorlar, “her şey değişti” v.b. Biz o sırada figürler yapıyorduk. Bir model kız vardı, arada ortadan kayboluyordu. Sonra morluklarla ortaya çıkıyordu.

1958’de 27 yaşındayım. Nuri İyem, Ferruh Başağa, İlhan Koman, Şadi Çalık ve ben Amerikan Konsolosluğu’nda sergi açıyoruz. Hepsi soyut sanat. Hepsi benden an az 15-20 yaş büyük insanlar. Orada tek başıma ve garip bir şekilde bir ikinci kez küçük bir üne kavuşuyorum İstanbul’da, o çevrede. Fakat en ilginç işi kimin yaptığını söyleyeyim, Şadi Çalık, tek bir çubuğu bir kaidenin üstüne koyuyor ve bunun adını “minimumizm” koyuyor, yani o böyle izah ediyor. Minimum enerji, minimum form, minimum anlam v.b. İstanbul bir zamanların Moskavası, Münih’i gibi avangard bir küçük merkez mi oluyor diye konuşuluyor.

Kolejde sol dergimiz Yeni Dergi’nin ikinci sayısı çıkıyor. Ben zenci şair Langston Hughes’un Shakespeare Harlem’de kitabınında parçalar çeviriyorum. Bir gün evde olağanüstü toplantı yapılıyor. Çünkü bizim Haluk Muradoğlu “pederle konuştum” diye geliyor. Peder ona “sen komünist misin” deyince, bu da “hayır, eşitliğe inanıyorum, Türkiye’de adaletsiz bir düzen var. Biz bir iş yapıyoruz, bu dergiyi çıkarıyoruz, dergi de çok tuttu” diyor. “Ha çok mu tuttu? Ne kadar basıyorsunuz?” “Bin”. “Kaç sayı çıktı?”, “iki”. “yani iki binlik bir satış mı yaptınız” diyor. “Evet biz çok seviniyoruz”, “Peki gel içeridelki odaya”. Orada iki paket içinde bizim dergiyi gösteriyor. Armatör babası iki sayıyı da toplatmış adamlarına. Düzenin adaletine gelince, söz gerekiyor mu?

“Heves Kuşu Durmaz Döner” Ömer Uluç kitabından kolaj.

Sabık kilisede iki temsil ve bir suikast girişimi
1923’te Anadolu’da savaşın henüz dumanı tüterken Vasfi Rıza Zobu ve Dram Tiyatrosu sanatçıları; Behzat Butak, Raşit Rıza, Galip Arcan, Hazım Körmükçü, Bedia Muvahhit ile Mina? Hanım, İzmir ve yöresinde turneye çıktılar. Gittikleri yerlerde (Bir Donanma Gecesi, Hisse-i Şayia, Ceza Kanunu, Eski Rüya, Rakibe, Üçüzler, Sekizinci) adlı piyesleri sahneleyeceklerdi.

Ağustosunun 6. çarşamba günü trenle İzmir’den Akhisar’a hareket ettiler. Şehirde otel yoktu. Paşa evi bunlara tahsis edildi. Kasabada lokanta yoktu. Yunanlı esir bir asker olan aşçının, pişirdiği yemekleri yediler. Eski Rum kilisesi alelacele şirin bir tiyatro haline getirilmişti. Papazaların ayin yaptıkları mihrapta icra-i sanat eylediler. Cemaatin oturduğu sıraları Akhisarlılar doldurmuştu.

Sözü Vasfi Rıza aldı: “Onlar (Yunan ordusu) girdikleri şehirlerimizde camileri ya insan salhanesi yahut hayvan ahırı yapmışlardı. Bu gün biz de galiptik. Kurtardığımız kasabalarda bırakıp kaçtıkları kiliseler vardı. Onların barbar dedikleri bizlerin kumandanı Fahrettin Altay Paşa, bu kiliseleri mezbaha, ahır değil bir kültür merkezi yapmayı şanına daha layık buldu. Ve alelacele Akhisar’daki cemaatsiz kiliseyi bir sanat mabedi haline koydurdu. Bize de buyurun oynayın dedi. Yine Altay Paşa, Akhisar’dan başka Gördes, Soma, Kınık, Saruhanlı, Sındırgı, Kırkağaç’taki kiliseleri, İzmir, Karşıyaka’da yine bir başka kiliseyi tiyatroya çevirmişti.

Bundan üç yıl sonra “tiyatro âşıkları” Bursa’daydı. “Yıl: 1926. Yeşil Camii’ne gitmek için Setbaşı köprüsünden geçilir. Köprünün öbür başında sağ tarafa tesadüf eden kısımda bir kilise vardı. Burayı Türk Ocağı’na vermişler. Ocak da bunun içine bir sahne yaparak tiyatro salonu haline koymuş. 26 Mayıs’ta temsillerimizi işte burada vermeye başladık. O sıra Mustafa Kemal Paşa da Bursa’da bulunmakta ve her akşam tiyatroya gelmekteydi. Paşa neşeliyse biz de neşeliydik. Biz en güzel temsillerimizionun huzurunda vermiştik. Meğer en tehlikeli zamanları o gecelerde geçiriyormuşuz da haberimiz yokmuş.

Ziya Hurşit ve arkadaşlarının idamıyla sonuçlanan İzmir suikasti faciası az kalsın biz oynarken bu tiyatronun içinde olacakmış. Kilisenin kubbesinden kahrolası bombayı atacacaklar, hepimizi havaya uçuracaklarmış. Sonra bir takım sebeblerden dolayı kararı değiştirmişler. Planlarını İzmir’de tatbik etmek üzere tehir etmişler.
Bundan beş yıl sonra turne kervanı yine yola düzülür. Yıl 1931, Zobu ve tiyatrosu 25 Ağustos çarşamba sabahı, özel davet üzerine ve deniz yolu ile Ayancık’a gidiyordu. Vapur kömür almak için önce Zonguldak’a yanaşmış, ardından İnebolu’ya uğradıktan sonra Ayancık’a varmıştı.

“Peki tiyatro? O nerede? Pontuslu Rumlar’dan kalma kilisenin mihrabına sahne kurulmuş. Kereste kasabası ya tahtadan sıralar yapılıp dizilmiş. Tıka basa 250 kişi alan bir yer meydana gelmiş. Sabık kilisede iki temsil verdik.”

Kaynak: Vasfi Rıza Zobu’nun “O Günden Bu Güne” adlı anı kitabından derlendi.

Düşün şu kedilerin yakasından!
Cihangir sosyetesi sözüm size, lütfen şu hayvanlara ettiğiniz zulmü artık görün. Hepinizin evinde maalesef esaret altında bir kedi. Nereden söyledi Sezen o şarkıyı; “Bir kedim bile yok, anlıyor musun”, herkesin evinde bir kedi. O gün bu gündür moda, şehirde pat-shop patlaması oldu.

Şimdi ben ne desem siz dinlemezsiniz, fakat hayatı boyunca “Ne Kitapsız Ne Kedisiz” yaşamış Bilge Karasu belki sizi imana getirebilir:
Kediniz üzerinde bir ölüm-dirim yetkesine inanmak gibi (hepimizin içimizde taşıdığımız) bir eğilimin, öteki üzerindeki gücümüze dayanarak, eyleme dönüşmesi var. Kıyıcılık, acımasızlık, yavuzluk durmaksızın karşımıza çıkan durumlardır, kanıksanır ya da vah vah’larla geçiştirilir, ama her defasında biraz daha derinlere inileceği sezilir. “Kötülüğe karşı bir şeyler yapmaya çok istekliyizdir. Yersiz “iyilikler” daha mı az kötü?

Unutmamak gerek, birbirimize gücümüzü göstere göstere, bu gücü, karşılıklı olarak ayarlaya ayarlaya birbirimize alışırız. Gerçi insan, gücünü göstermekten biraz fazlaca hoşlanıyor olabilir, en azından daha yolun başında gücün kimde olduğunu anlatmak ister. Hayvanı bizimle yaşamaya acı çektirerek alıştırıyoruz. “Bizimle birlikte yaşayacağına göre” diyoruz, “bizim düzenimize uysun.” Doğru. Her konuk, az ya da çok bunu yapar zaten. Evin düzenine uyar. Uymayanın konukluğu sona erer.

“Ne askerliği be! Abim zaten 30 senedir asker!”
Katil Mehmet Ali Ağca’nın tahliyesinden hemen sonra askere alınacağı söylenmişti. O gün Ağca askeri hastaneye kontrole girerken, kardeşi bir televizyon muhabirine avaz avaz bağırıyordu: “Ne askerliği be! Abim zaten 30 senedir asker!” Allah söyletmiş, itiraf arayanlara bal gibi itiraf işte. Otuz sene kışlaya gidip gelen biri şimdi emekli albaydı. Hapishane kışlaysa eğer, Mehmet Ali Ağca artık rahatlıkla Albay rütbesini hakediyor.

Ondan “adam gibi konuşmasını bekleyenler ne kadar gafil!” Mecburen İsa, Mesih ayaklarına yatıyor. Ama onun namına kardeşi konuştu. Artık Abdi İpekçi cinayeti aydınlanmıştır. Sıra sorumluların yargılanmasında.
Öte yandan katil albayı heyecanlı bir serüven bekliyor. (Oh olsun ki tadını çıkaracak zamanı kalmadı.)

Ümit Bayazoğlu, Davul tozu minare gölgesi / Yeni Harman Şubat 2010


Yazının devamı

02 Ocak 2010 Cumartesi

Ertuğrul Özkök'un önünden, Cüneyt Gökçer'in arkasından - Ümit Bayazoğlu

That was a good life
Gitmemek, ne pahasına olursa olsun yerinde kalmak için elinden ne geliyorsa yaptı. Sırf bu yüzden âlemin “en nefret edilen insanı” olmaktan bile çekinmedi. Yerini muhafaza için en son raddelere kadar küçüldü, yalan yazdı, iftira attı, ispiyoncu oldu, yağ çekti, iltimas geçti, kayırmacılık yaptı, arkadan vurdu, uydurmalarıyla insanların haysiyetiyle, kariyeriyle oynadı, bu yüzden hastalanıp yatağa düşenler, haksız yere hapse girenler, damgalananlar, işinden, eşinden, çocuklarından hatta memleketinden uzak düşenler, hayatlarını kaybedenler oldu. Sırf gitmemek, ne pahasına olursa olsun yerinde kalmak için.

“Ne pahasına olursa olsun yerinde kalmak” aslında hayatta takdir edilen bir tavırdır. Mesela demokrasi ve insan hakları mücadelesi verilen bir platformu mevzileştirmek ve onu “ne pahasına olursa olsun korumak” gibi. Ama hayır, o yıllar boyunca elinde tuttuğu makamı, sırf Beyaz Türklerin kara sermayesini ve kendi menfaatini kollamak için korudu.

Seçimlerin hemen ardından biletinin kesileceği söyleniyordu. Ama öyle olmadı gene iyi dayandı. Eğer patronu vergi kaçakçılığından enselenmeseydi o koltukta daha epey otururdu. Zira hükümete göz süzmeler, gerdan kırmalar (ama ne cıvık yaklaşımlarla) çoktan başlamıştı. Mesela başında bela bir tane yetmezmiş gibi bir “içgüveysi” daha dadandırmıştı âleme, sırf karşı cenaha cilve olsun diye. Hatta biçare yanında soytarısıyla hacca bile gitti. Ama yaranamadı.

Neyseki “doygun” gidiyor. Gözü arkada kalmayacak, zaten içgüdüsel olarak son sözleri “that was a good life” olmuş. “l love deer party”sinde, bir elinde şarap kadehi olduğu halde, öteki eliyle selefinin tombul kıçına bir şaplak atarak, “enjoy it” demeyi de ihmal etmemiş. (Bu sözlerin orijinali Bush’a ait. Başkanlık devir-tesim töreni sırasında Obama’ya söylemişti:)

Devlet gibi adam “Devlet Sanatçısı” Cüneyt Gökçer göçtü
Geçen ay rahmetli olan Cüneyt Gökçer’in ardından Türk basının döktüğü timsah gözyaşları çok iğrençti. Çocukluğunda birkaç kere piyese giden tiyatro uzmanı kesildi. Rahmetliyi öve öve yere göğe koyamadılar. “Hazan yaprakları bir bir dökülüyor... Sanat camiası bağrına taş bastı. Yüreğini dağlayıp sessizce ağlıyor” gibisinden şablon ağıtların bini bir para.

Cüneyt Gökçer, “Devlet Sanatçı”sıydı. Vaktiyle bahşiş saçılır gibi bol keseden dağıtılan devlet sanatçılığı unvanı alanlar içinde hakikaten “devlet sanatçısı” olan tek kişi Cüneyt Gökçer’dir. Kanımca gerisi iptal edilmeli. Devlet sanatçısı olmak için ilk şart devletin adamı olmaksa eğer, Cüneyt Gökçer bunun en güzel misalidir. O kadar devlet sanatçısıydı ki o hatta partilerüstüydü, öyle olmasa eğer 1958’den emekli olduğu 1983’e kadar o koltukta oturamazdı.

Bir zamanlar İstanbul’un bir “Küçük” Valisi vardı: Prof. Dr. Fahrettin Kerim Gökay. Bu da Gökçer gibi koltuğa kök salan bürokratlardan biriydi. Hem CHP devrinde hem de DP döneminde İstanbul valisi kalmayı başarmıştı. Ne hükümetler, ne liderler geldi geçti o hep yerinde kaldı. Gökçer de İnönü’den, Demirel’e, ondan Ecevit’e, Özal’a ve arada nice cunta hükümetlerine rağmen görevde kalabildi. Bunu bir başarı gibi takdir de edebilirsiniz.

Ama netice çırılçıplak ortada: Onun Muhsin Ertuğrul’dan tamamlanmış olarak ve tıkır tıkır işlerken teslim aldığı “Atatürk’ün projesi” müessese, “ağaçlar ayakta ölür” misali göçtü. Günümüzde sahnenin yolunu unutmuş binlerce “memur-sanatçı” bunalım içinde, çoğu alkolik çoğu düpedüz lümpen, 30 yıldır tekrarlana tekrarlana eskimiş, demode olmuş bir repertuar, kıyak emeklilik peşinde işgal edilmiş kadrolar, sıfır dış başarı, elinde konservatuar diplomasıyla kadro bekleşen gençler ve peşpeşe kapanan sahneler...

Muhsin Ertuğrul’un “Benden Sonra Tufan Olmasın” adlı manidar hatıratında Cüneyt Gökçer’in adı bir kez dahi geçmiyor. Demekki rahmetli öngörülü adammış. Nitekim Cüneyt Gökçer, devlet sahnelerinden Muhsin Ertuğrul’un adını silmek için elinden ne geliyorsa yaptı.

Kayırmacılık onun zamanında kurumun ruhuna işledi
Onun zamanınıda devlet tiyatroları ve Ankara Konservatuarı tam bir çiftlik oldu. Ankara’da bir baltaya sap olmamış ne kadar paşa, bakan, milletvekili çocuğu varsa onun zamanında konservatura girdi. Böylece Ankara’nın askeri, siyasi sosyetesi ona karşı daima minnettar pozisyoda kaldı. Rol dağıtımında, eser seçiminde, tayinlerde, atamalarda, sınavlarda kayırmacılık onun zamanında kurumun ruhuna işledi ve kurumun ruhunu kararttı. Torpil yaratıcılığın önünü kesti. Onun bunun ricasıyla hem öğrenci hem sanatçı hem de memur kadrosuyla yıllar boyunca dama gibi oynandı. Işıl ışıl bir sanat kurumu onun marifetiyle devrin diğer “kamu işletmeleri” gibi şişti şişti KİT’leşti.

Adnan Menderes has adamıydı. Karşılıklı birbirlerine çok kıyak yaptılar. Birbirlerinin sırlarını biliyorlardı. “Evli ve çocuklu” bir sanatçısının “evli ve çocuklu” Başbakan Menderes’le ilişkisine gözyumdu. Yetmedi, kadının aynı kurumda sanatçı olan kocasını “ayak bağı olmasın” diye Viyana’ya sürdü. Ama o “Yassıadalık” olan bu davadan sonra bile görevinin başında kalabildi.

“Kültür Sarayı” diye açılıp 71 cuntasınca yakılan ve sonra yeniden aynısı yapılan Atatürk Kültür Merkezi’nin başından geçen bu varta sırasında o genel müdürdü. Aslında İstanbul Belediyesi Konservatuarı’na ait olan burasını yasadışı olarak ve zorla Devlet Sahnesi yaptı. IV. Murad ve Damdaki Kemancı’yla açılış yaptı, megalomoniye bakın; ikisinde de kendisi başrol. IV. Murad için Topkapı Sarayı’ndan padişahın giysilerini, silahlarını falan getirmişlerdi, Onlar da yandı kül oldu. Ama Gökçer bu vartadan da kazasız belasız atlamayı bildi. Adamın sahnesi yandı koltuğu yanmadı.

İmamın peşinden cemaat de eğlence sektörüne daldı
Devlet tiyatroları, bale ve opera sanatçıları, malûm memurin kanununa tabii oldukları için işlerinden başka işte kazanç temin edemezler. Ama bu yasağı en başta kendisi deldi. 60’lı, 70’li ve hatta 80’li yıllarda birçok filmde rol aldı, televizyon dizilerine açıldı, reklam, dublaj, rejisörlük işine girdi. Tabii imam böyle yapınca cemaat de peşinden eğlence sektörüne daldı. Bi daha da cemaatı toparlayamadı.

Yine onun zamnında Devlet Tiyatroları, Opera ve Balesi’nin arşivi yok oldu. Bugün gidip bakın tek belge, fotoğraf bulamazsınız. Güya kurumun tarihi yazılacak, bir kitap meydana çıkarılacaktı. Bunun için ödenekler ayarlandı. Koca arşiv “Amerika’da yazar olmaya hevesli bir arkadaşına” teslim edildi. Onlarca yıl önce. O günden beri ne kitap yazıldı ne de arşiv geri geldi.

Özetlersek, Cumhuriyet atılımlarının en güzeli olan devlet tiyatroları ve konservatuarlarının bugünkü halinden rahmetli sorumludur. Onun attığı kötü tohumlar bugünkü çoraklığın başlıca sebebidir. Muhsin Ertuğrul’dan tamamlanmış olarak ve tıkır tıkır işlerken teslim aldığı Cumhuriyet projesinin “ağaçlar ayakta ölür” misali göçmesinin müsebbibi maalesef rahmetlinin ta kendisidir. Ondan sonra gelen genel müdürlerin hiçbiri Cüneyt Gökçer’in yanına bile yaklaşacak performansı gösteremedi. Zaten seleflerinin hepsi kendi yetiştirmeleriydi. En iyisi en iyi Cüneyt Gökçer taklidi yapabilen oldu.

Hıncal Uluç’a göre cenazesi şöyle kaldırılmalıydı:
Onu da başardık. Bir ölümsüzü öldürdük. Cüneyt Gökçer'i cumartesi günü, Teşvikiye Camisi'nde öldürmeyi başardık. Bir avuç cemaat. Cami avlusunun yarısı boş. Etrafa bakıyorum. Devlet yok. Medya yok. En yakınları, bir devri onunla yaşamış olanlar, onun sayesinde yükselip yıldızlık payesine ulaşanlar yok. Bu nasıl bir kadir bilmezlik, bu nasıl bir vefasızlık, bu nasıl bir nankörlüktür? Comedie Française'in gelmiş geçmiş en büyük aktörü ölse, cenaze töreni nasıl olurdu diye düşündüm bir an? Kilise, on binlerce kişiyi almayacağı için, bir protokol düzenlemesi yapılır, içeriye sadece akredite olanlar girebilirdi. Geri kalanlar Paris cadde ve sokaklarını doldururdu. Cenaze korteji Şanzelize'yi bir baştan bir başa kapsar ve en önde Devlet Başkanı Sarkozy yürürdü. (Sarkozy’yi bi b.k sanıyor.) İki yanında Başbakan ve Kültür Bakanı olarak. Ön sıralardakini çekebilmek için yüzlerce TV kameramanı ve foto muhabiri birbirlerini ezerlerdi. Çünkü o ön sıralarda, Fransız kültür ve sanat hayatının en ünlüleri yer alırdı. Tiyatrocular, yazarlar, şairler, ressamlar, heykeltıraşlar, sinemacılar. Fransa'nın en önde gelen gazetecileri orda olurlardı. Hem bir büyük insana son görevlerini yapmak, hem de o "Ölümsüzlüğe uğurlama" günü ile ilgili izlenimlerini yazmak için. Bütün Paris sokaklara dökülür, bütün Fransa, televizyon başında canlı yayın izlerdi.

Ümit Bayazoğlu'nun bu yazısı Yeni Harman'da Davul Tozu Minare Gölgesi köşesinde yayınlandı.


Yazının devamı
Banner from George Steinmetz

(*) Yavaş yürüyorum bela bana yetişiyor, hızlı yürüyorum ben belaya yetişiyorum.